SÜRYANİLERE YÖNELİK MİSYON FAALİYETLERİ

Hıristiyanlığın doğuşu ile başlayan misyon hareketi, zaman içinde Hıristiyanlıkla birlikte bir mana bütünlüğüne kavuşmuş ve İncil’in yayılmasıyla eş anlam içinde günümüze kadar gelmiştir. Misyonerler, Hıristiyan inanışını vaaz etmek ve ayinleri yönetme yetkileriyle donatılmış olarak çevreye gönderilen insanlardır. Bunlar, kendi dini inanç ve yorumlarını, farklı inançlara sahip insanlara benimsetmek amacıyla dünyaya yayılmışlardır.
Misyon ve misyoner kelimeleri Latince kökenli olup, “missio” kelimesinden alınmıştır. Sözlükte yetkili, vekâlet, bir kişiye bir iş için verilen özel görevdir. Misyoner kelimesi ise yetkili, görevli rahip ve papaz manasına gelmektedir. Diğer bir görüşe göre bu kelime “mittere” (göndermek) fiili ile ilgili olarak din adamlarının yetkilerle donatılarak, değişik bölgelere gönderilmesine misyon, bu görevi yerine getirenlere de misyoner denilmektedir. Genelde kabul edilen anlama göre mission, İncil’i Hıristiyan olmamış halklara yaymaktır.
Hıristiyanlık öğretisini, Kudüs dışında ilk defa benimseyen topluluk Süryaniler olmuştur. Süryanilerin temel dayanak olarak kabul ettikleri Antakya kilisesi, ilk zamanlarda ırk ve kültür ayırımına dayanmadan, politik destekten uzak bir yapılanma ile misyon faaliyetlerini yürütmeye çalışmıştır.
Roma İmparatorluğunun hakim olduğu coğrafyada oluşturulan üç misyon merkezi (Antakya-Roma-İskenderiye) kendilerine yakın yerleşim yerlerinde misyon çalışmalarına büyük bir hızla devam etmişlerdir. Daha başlangıçta bu misyon çalışmaları, putperest Roma İmparatorluğunun hışmına uğramaktan geri kalmadı. İmparatorlar, Hıristiyanlığın kendi siyasi geleceklerini tehlikeye düşüreceği gerekçesiyle, yeni inancın yayılmasını sert uygulamalar ile engellemeye çalışmıştılar. Teolojik yorum farklılıkları içten içe olmakla beraber, yaşanan baskı ortamı bu ayrılıkların ortaya çıkmasını geciktirdi. Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in yayınlamış olduğu  “Milano Fermanı” ile diğer dinlere tanınan hoşgörüden yararlanmış ve bu durum Hıristiyanlığın devlet dini haline gelmesiyle sonuçlamıştır. Bu elverişli ortam bir yandan teolojik (kristolojik-İsa’nın tabiatı) yorum farklılıklarının gün yüzüne çıkmasını sağlarken diğer yandan devlet desteğinin kazanılması amacıyla da bu farklılıklar daha yüksek perdeden seslendirilmeye çalışılmıştır. İsa’nın durumu ile ilgili olarak ortaya atılan görüşler ise yorum olmaktan çok inançları temelden sarsan yeni dinsel anlam ve uygulamaları içermekteydi.
Hıristiyanlığın devlet dini haline gelmesiyle imparatorlar, mevcut yönetimsel sistemin devamı ve korunması, dini birliğin sağlanması konularında kendilerini yetkili ve sorumlu görmüş, kilise bünyesinde oluşan tartışmaların, toplumsal düzeni tehdit eden boyutlara ulaşmasını engellemek için toplantılar/konsüller düzenlemişlerdir. Bu konsüller zinciri ile amaçlanan imani ve idari birliktelik bir türlü gerçekleşmez. Her konsül, yeni bir ayrılığın, bölünmüşlüğün miladı olma amacına hizmet etmiştir. 451 Kadıköy Konsülü kararları ile diofizit (çift tabiat) inanç kabul edilince, Süryaniler, Bizans kilisesinden kesin bir şekilde ayrıldı. Bizans’ın ülkede dini birliğin sağlanması için başvurduğu şiddet sonucunda da, monofizit (tek tabiat) düşüncenin yandaşları arasında güçlenen ulusalcı duygular, Antakya Süryani Ortodoks kilisesinin doğmasına neden olur.  
7. yüzyıldan itibaren Süryaniler diofizit (çift tabiatçı) inancı esas alan Roma Kilisesi ve onun siyasal destekçisi Bizans tarafından dışlanmıştır. Monofizit (tek tabiatçı) Hıristiyan gruplar Fırat’ın doğusunda ve Yukarı Dicle havzasında yoğunlaşmışlardı. Süryani Kadim Ortodokslar (Yakubi), daha çok Diyarbakır ve Mardin bölgesinde toplanmıştı. Süryanilerin bu bölgede giderek artan bir nüfusa sahip olmalarının kanıtı da, 8. yüzyılda mevcut 50 piskoposluğa, 9. yüzyılda 5, 10. yüzyılda ise 9 yeni piskoposluğun eklenmiş olmasıdır. Roma sınırları içinde kaldıkları için “Batı Süryaniler” olarak anılan Süryani kadimler, 1445’ten itibaren süreklilik arz eden bir bölünme serüvenine de başlamış olurlar.
Roma Katolik kilisesi; yani Vatikan merkezli Batı kilisesi, 11. yüzyılda İstanbul Rum Ortodoks kilisesiyle ilişkilerini nihai olarak kopardıktan sonra, Doğu Hıristiyanlığı üzerindeki misyon faaliyetlerini planlamaya ve İslam coğrafyasındaki Hıristiyanları, Vatikan’ın güdümüne katmaya; sonra da Müslümanlardan bir takım kişileri aralarına almaya karar vermişlerdi. Doğudaki siyasi ve askeri karışıklıklar ve özellikle Türklerin ve Arapların Doğu’daki güçleri, ne Roma’ya ne de Bizans’a bu konuda fazla bir şans tanımamaktaydı. Ancak her şeye rağmen, Batı kilisesinin, Doğuda ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu hükümranlık alanına yönelik misyon arzusu, hiçbir zaman bitmemiş ve sürekli canlı kalmıştır. Bu konuda Doğu Hıristiyanlığını kendi saflarına çekmek, onları parçalamak ve Katolikleştirmek gibi hedefler için öncelikle Fransiskan ve Dominikan tarikatları kurulmuştur. 12. yüzyılda Aziz François d’Assise’nin (1181–1226) ve Aziz Dominique de Guzman’ın (1170–1221) kurdukları tarikatlar, kısa sürede Papalık tarafından onaylanmış ve 13. yüzyılın en hararetli misyoner grupları haline gelmişlerdir. Bu amaçla açtıkları dil okulları ve kurslar, matbaa, dispanser, hastane, yetimhane gibi geniş amaçlı yardım kuruluşlarını misyon çalışmalarında araç olarak kullanmış, Doğu toplumlarının günlük yaşamlarını, geleneklerini özellikle dillerini öğrenmek için çaba harcamışlardır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 1856 tarihinde yürürlüğe koyduğu Islahat Fermanı uygulaması, beraberinde getirdiği yeniliklerden olan, din ve vicdan hürriyeti ile mezhep değiştirme serbestliğinden de azami derecede yararlanan misyonerler, çalışmalarına hız vermişlerdir. Misyoner organizasyonları, Anadolu’daki faaliyetlerinde, Müslümanlar üzerindeki çalışmalarında beklenen başarıya ulaşamamışlardır. Batılı misyonerler halkın Müslüman çoğunluğuna ancak kısıtlı oranda olarak yaklaşabilmişlerdir. Ancak nihai amaçlarının Müslümanların Hıristiyanlaştırılması olduğunu asla unutmamışlardır. Uzun yıllar Bitlis’te misyon görevini yerine getiren George P. Knapp, 1911 tarihli mektubunda bu durumu şu satırlarıyla dile getirir. “Halen alışamadığım bir durum vardır ki, o da Ermeni askerlerin ayinlerimizdeki mevcudiyetleridir. İsteğe bağlı yapılan bu ayinde yerlerini alan Protestan askerlerin mevcudiyetine ne denebilir. O zaman ne zaman gelecektir ki, o yörenin üniformalı Müslümanları da Allah’ın kutsal sofrasına bizimle birlikte oturacaklar. Din değiştirme üzerinde çalışma imkânı bulamamalarından dolayı, ilk başlarda yerel Hıristiyanların dini ve sosyal yaşamlarına dolaylı müdahale, misyonların temel özelliği olmuştur.
Misyonerler bulundukları bölgede hem imtiyazlı birer gözlemci, hem de nüfuzlu aktörler olarak bulunmuşlardır. Batılı Hıristiyan misyonerleri muazzam bir misyonerlik bilinciyle İncil anlayışlarını tüm dünyaya taşırken, Nuh’un bahçesine, İncil’in topraklarına, Hıristiyanlığın ve insan ırkının beşiğine ayak basmak arzusuyla, Küçük Asya’nın çok uluslu bölgesine büyük bir enerjiyle girmişlerdir. Aynı zamanda misyonerler, geldikleri ülkelere, kendilerini maddi ve manevi olarak destek olan cemaatlerine, yeni bir ruhsal coşku aşılamışlardır.
Misyonerler çalışmalarında strateji gereği, yüz yıllar boyu Müslüman topluluklarla birlikte yaşama tecrübesi edinmiş yerli Hıristiyan toplulukları/dindaşlarını hidayete erdirme şeklinde tasarlamaya çalışmışlardır. Misyon çalışmalarının, batının doğuyu “aydınlatma” çabasının bir yönü olarak da ele alınmasında yarar vardır. Ayrıca bu çaba misyonerler bakımından, “sapkın ve cahil” saydığı Doğu Hıristiyanlığına “doğru Hıristiyanlığı” gösterme, öğretme ve onları bu “doğru Hıristiyanlığa” kazandırma çabasının bir parçasıdır.  Misyonerler, Doğu’nun geleneksel öğretilerini ve törensel tapınışlarının gerçek bir değerlendirmesini yapmadan işe girişmişlerdir. Misyonerler, öncelikle karşılaşmış oldukları Doğulu Hıristiyan toplulukları kendi bakış açılarıyla tanımlamış ve misyon merkezlerine ulaştırdıkları bilgiler, ilk olması nedeniyle tartışmasız kabul görmüştür.
Süryanilerin, İstanbul ve Avrupa’da herhangi bir temsilcileri bulunmamıştır. Ara sıra Osmanlı İmparatorluğu’nun ıssız köşesini ziyaret eden birkaç misyoner ve yolcu olmasaydı, Hıristiyan Süryaniler, Batılı ulusların dikkatini çekmeyecekti. 18. yüzyılda Batılı gezgin-misyonerler tarafından yakın-doğuda yapılan çalışmalarda Nesturi ve Yakubilere yönelik “Asurî, Keldani, Nasturi, Süryani” tanımlamasını kullanmışlardır.
Batılı misyonerlerin doğudaki mezhepsel ayrım temelinde de görüşleri şöyledir. Mezopotamya’daki Hıristiyanlar çok farklı mezheplere ayrılmışladır. Yunan Kilisesi yerine, Yunan Katolik ve Marunîler, Fırat’ın doğusuna doğru ilerlediğinizde, özellikle Dicle’ye yakın yerlerde, Yakubiler, Suriye Katolikleri veya Katolikleştirilmiş Yakubiler, Nesturiler ve Keldaniler veya Katolikleştirilmiş Nesturiler bulunmaktadır. Doğudaki mezhepler, dini ve politik anlamda çok farklı ilişkiler içindedirler. Yakubiler kendilerini güçsüz bir topluluk olarak hissetmektedirler. Avrupa’daki gelişmelerden çok az etkilenmişlerdir. Mezopotamya’daki “sözde” Hıristiyanlar farklı ırklardan gelmektedirler.
Süryanilere yönelik misyon faaliyetleri üç ayrı merkezden yönlendirilmiştir. Bu merkezler; Roma/Vatikan, Amerika ve İngiltere’dir. Romalı Katolikler bu alanda sahneye ilk çıkanlardır. Onları İngiltere Kilisesinden belli sayıda görevlilerle, Amerika Birleşik Devletlerinden Presbiteryanlar ile Bağımsız Kiliseler (Congregational Church) izlemiştir.
Batılı misyoner organizasyonları Süryanileri, Katolikleştirme ve Protestanlaştırma çabalarında, hedef kitle olarak değerlendirmelerinin fikri altyapısında, özellikle Protestan misyonerlerin Süryanileri algılayışlarına dikkat çekmek gerekir. İlk Protestan misyonerlerinin görüşüne göre; Süryani Kiliseleri, “ 16. yüzyılda Avrupa’da başlayan reform hareketlerinden neredeyse hiç etkilenmeden, değişen dünyada şekilci törenlere düşkün ve hurafelere boğulmuş olarak ortaçağ kilise geleneğinin bir devamıymış gibi duruyorlar. Hıristiyanlıktan anladıkları, Tanrı’nın kelamı İncil’den çok, yanılmaz kilisenin seremonilerine dayalı, İsa’nın adının şefaatçi olarak kullanılmadığı, bunun yerine Meryem ve diğer azizlerin adlarının geçirildiği, ikonalara düşkün, insan yapısı unsurların büyük ölçüde yer aldığı bir inanç sistemi,” olarak değerlendirilmiştir. Hıristiyan olarak adlandırılanların gerçekte Mesih’i ve Hıristiyanlığı bilmedikleri gibi İncil ve onun öğretilerini de bilmedikleri ve onların Hıristiyanlık dedikleri şeyin çoğu zaman kilise ayinleriyle karışık bir İslamiyet olduğunu iddia etmişlerdir.  
Doğu Hıristiyanlığının, batıl inançlarla örülü olduğu iddiası misyonerlerce aydınlatılması gereken bir alan olarak algılanması, misyonun görevinin “inançsızlar arasında Hıristiyanlık tohumları ekmek değil, Hıristiyan düşünce ve amaçlarına yüzyıllar boyunca sahip insanlara daha yüksek bir Hıristiyani yaşam düzeyi ve bilgisi getirme tarzına dönüşmüştür.” Öte yandan Doğu Hıristiyanlığının aydınlatılıp, daha yüksek standartlara çıkarılması, Müslüman bir dünyada Hıristiyanlığın yüceltilmesi anlamına geldiği gibi, Doğu kiliselerini, uzun vadede dolaylı olarak Müslüman komşularının Hıristiyanlaştırılmasında, uygun bir araç olarak düşünmüşlerdir. Batılı kiliselerin misyon faaliyetlerinin esas olarak Doğu Hıristiyanlığına yoğunlaştığını, bu hareket yoluyla Batılı devletlerin Doğu Hıristiyanları arasında müttefikler kazanarak doğuda nüfuz alanları yaratmaya çalıştıklarını gözden kaçırmamak gerekir.
Süryaniler bu yıkıcı ve yıpratıcı faaliyetlere karşılık, kendi geleneksel Ortodoks inançlarını, tüm zorluklara rağmen korumaya çalışmışlardır. Bunu yaparlarken, kendi eğitim kurumlarını ve öğretim yöntemlerini modernleştirmeye çalışmış, Süryanice’nin kendi eğitim kurumlarında ağırlıklı olarak öğretilmesine önem vermişlerdir.
KATOLİK MİSYONERLİĞİ
Doğulu Monofizitler (Süryaniler, Ermeniler) Kadıköy Konsülünde belirlenen inanç formülünü kabul etmemelerinden dolayı, Roma tarafından organize edilen korkunç katliam ve sürgünlere muhatap olmalarına rağmen, Roma’yı, ortak yönlerin bulunduğu, antik havari piskoposluklarına öncülük eden üç kiliseden biri olarak kabul etmeye devam etmişlerdir. 16. yüzyıldan itibaren Doğuda başlayan misyon hareketleri, bir bakıma giderek yalnızlaşan Hıristiyan grupların kendilerine yakın öğretiler aracılığıyla “hami” arayışına girmelerinin bir sonucu olarak ta değerlendirilebilir. Doğulu Hıristiyanlar, Roma ile yeniden köprüler kurmak adına Katolik Vatikan’ın misyon temsilcileri göndermelerine sessiz kalmışlardır. Katolik misyonerlerin ana gayeleri, Roma ile Bizans Kiliselerini birleştirmekti. Müslümanlar üzerinde etkili olamayacaklarını anladıklarında, bütün çabalarını Ermeni ve Rum cemaati üzerine yöneltmiş ve bu faaliyetlerden de önemli sonuçlar elde etmişlerdir.
Osmanlı İmparatorluğu topraklarında misyonerlik faaliyetleri, Fransa’ya tanınmış olan Kapitülasyonların üzerinden elli yıldan daha az bir süre geçtikten sonra, Cizvitler ve daha sonra Fransiskan misyonerler ile yine Katolik inancına mensup Kapusen tarikatına mensup misyonerlerinin öncüleri Osmanlı Devleti topraklarında görülmeye başlar.
Katoliklerin Süryanileri hedef alan misyonların ilki, 1552’de Mardinli Musa’nın Roma’ya Papa 3. Julius ile uzlaşma adına gittiğinde gerçekleşmiştir. Bu dönemdeki çabalar sonucunda, Diyarbakır ve yöresinde yaşayan Süryaniler, Katolikliği kabul etmişler. Fakat her iki tarafta bu yaklaşımı fazla ciddiye almış görünmüyordu. Daha sonra bir Yakubi olan Abdulgal Ahican, Katolik misyonerlerin çalışmalarıyla mezhep değiştirir. Eğitim için Roma’daki seminere yollanır ve Lübnan’a yerleşir. Lübnan’daki Fransız konsolosu Piqet’in önerisiyle, Halep’teki Marunî patriği onu Andrew adıyla Halep’teki Katolik Süryanileri için Piskopos olarak takdis etti.
Nesturi kilisesine mensup Süryanilerin, Katolik misyonerlere karşı mücadeleleri uzun yıllar devam etmiştir. Bunun sonucunda Katoliklerce cezalandırılan Nesturi patrikliği, Hakkâri dağlarına yerleşmek zorunda kalmıştır. Katolik kilisesi misyonerleri, hedeflerine ulaşabilmek için siyasi ve ekonomik ağırlıklarını kullanmışlardır. İnançsal dönüşümün sağlanması adına, yerli Hıristiyanlara ait dinsel ve kültürel birikimlerin yok edilmesine de öncülük etmişlerdir.
Kapusen misyoneri Rahip Pacifiko 1621 de Osmanlı ülkesine gelerek, İstanbul, Rumeli, Kıbrıs, Suriye, Filistin ve Irak’ta Kapusen misyon merkezleri tesis eder. Katolik misyonerlerinin ana gayeleri, Roma ile Bizans Kiliselerini birleştirmekti. Müslümanlar üzerinde etkili olamayacaklarını anladıklarında, bütün çabalarını Doğu Hıristiyanları (Ermeni, Süryani, Keldani ve Nesturiler) üzerine yöneltmişlerdir. Kapusen misyonerleri 1630’lu yıllarda daha çok Ermeniler üzerinde etkili olmuşlardır. Katoliklik, Süryaniler arasında yayılmaya başlamışsa da, Fransa ve İtalya’nın yaşamış olduğu siyasi kargaşalık, Süryaniler üzerinde yürütülmeye çalışılan misyon faaliyetlerine engel olmuştur. Süryanilerin Katolikliğe geçişleri Ermeniler gibi toptan ve kısa bir süre içerisinde olmamıştır. Süryani metropolitlerinin daha çok çekişmeli olaylar sonucunda cemaatlerini kısmen etkileyerek, Süryani Kadim Ortodoks Kilisesinden ayrılarak Katolik kilisesine geçtikleri görülmüştür.
Cizvitlerin Anadolu’ya gelişleri oldukça eskidir. Bunların propagandaları öncelikli ve ağırlıklı olarak, Doğu Hıristiyanlarına, özelliklede Süryanilere (Asurî, Nesturi, Yakubi) yönelik olmuştur. 1681–1683 yılları arasında Mardin Süryanileri üzerinde misyon çalışmalarında bulunan Cizvit Michel Nau ölümüne kadar buradaki faaliyetlerine devam eder.  1759–1779 döneminde de Dominikanlar Süryaniler arasında görülmeye başlar.
Katolik misyonerler, yerli Hıristiyan cemaatlerden dönüştürdüğü Ermeni, Süryani ve Keldanileri, Katolik cemaati adı altında örgütlemişlerdir. Bu cemaatin eğitim ve sağlık işleri yanında hukuki alanda da özel uygulamalara tabi olmalarını sağlamışlardır. Misyon görevlileri, din adamı görüntüsünden daha ziyade tıbbi özellikleriyle tanınmak gereğini duymuşlardır. Mission des Mineurs Capucins (Aziz Françesko Tarikatının Küçük Misyonu) 1667 yılında Peder Jean-Baptiste de St. Aigana tarafından Diyarbakır’da bir misyon şubesi kurulmuştur. Bu misyonun yapmış olduğu çalışmalar sonucunda birçok Süryani Katolik inancını kabul etmiştir. Fransiskan tarikatına mensup misyonerlerin Başrahipliğine atanan Jean-Baptiste, Diyarbakır misyonunu yönetmesi için P. Joseph de Reuilly’i seçer. Baptiste Diyarbakır’dan ayrılmadan önce, Nasturi piskoposu Josaeph ile birlikte ona bağlı cemaatinin Katolikliğe girmesini de sağlamıştır. Katolikler misyon çalışmalarının başlangıcında zorlu bir karşıtlıkla yüz yüze gelirler. Katolikleşmiş Süryaniler, Ortodokslar tarafından Arapça’da yenik anlamına gelen “Maglubin” diye adlandırılmışlardır.  
Bu çabalar sonucunda Katolik Roma kilisesi ile Süryani kiliseleri arasında birleşme imkânları oluşmaya başladı. Doğu Süryanileri (Nesturiler) fazla direnemeden Katolikliğin etkisine girerken, Batı Süryanilerini ifade eden Kadim Ortodoks cemaatinden ayrılanlar da 1758’de Keldaniler adıyla Katolikleşirler.
Katolikler, 1783’te, Ortodoks Yakubi kilisesinde ilk geniş kapsamlı bölünmeyi başarırlar. Halep Başpiskoposu Mihayel Cevre, Süryani Ortodoks kilisesinden ayrılıp Roma’ya bağlanan ilk din adamıdır. Cerve’yi dört Yakubi Piskoposu takip eder, Abrohom, Na’me, Muşe ve Gorgis olmuştur. Yakubi patriğinin ölmesi üzerine, Cevre patrikliği ele geçirmek üzere Mardin’e gelir. Patriklik seçimine katılması gereken diğer piskoposların gelmesini beklemeden, hazır bulunan piskoposlar tarafından patrik olarak seçilir. Bu seçim sırasında Katolik Peder İgnatiyos Karmeli’de hazır bulunmuştur. Ancak, Ortodoks Yakubi piskoposlar duruma müdahale ederek kendi mezheplerinden birini patrik olarak seçerler. Bu durum Katolikleri aleyhine gelişerek Carve Mardin’i terk etmek zorunda kalır. Carve yaşamı boyunca önce Bağdat’a sonra Lübnan’a kadar izlendi ve 1800’de Lübnan’da bir Marunî köyünde sığınmacı olarak ölür. Fransa’ya tanınan müsamahakâr tavır ve Fransız elçiliğinin önemli düzeydeki desteğiyle faaliyetlerini yürüten Cizvit ve Fransiskan misyonerler ile Kapuçin tarikatına mensup olanların, Osmanlı toprakları üzerindeki faaliyetlerinde hızlı bir ilerleme görülmeye başlanır.
  Kapusenlerden sonra, misyon istasyonlarını devralıp 1856’ya kadar faaliyetlerine devam ettirenler İtalyan Dominiken misyonerleri ile Cizvitler olmuştur. Bu faaliyetler, yerli Hıristiyan unsurlar adına birçok problemi de beraberinde getirmiştir. Örneğin, 1702 tarihli bir fermanda; Katolik papazların, Ermeni ve Süryani zımmîleri kendi dinlerine sokmak için çalıştıklarına dair, zimmîlerin şikâyeti üzerine bunların engellenerek, suç ortağı olan dört Katolik Ermeni misyonerinin kürek cezasına çarptırılması kararlaştırılır.
Katolik misyonunun Süryanilere bakış tarzı oldukça olumsuzdur. “Genç bir Katolik rahibi, sapkın Yakubilere tebliğde bulunmak için Diyarbekir’e girmek istiyordu. Ancak paşa izin vermiyordu. Bu rahip Yakubileri Katolik dinine getirme olanağı bulamadan şehirden ayrılmak zorunda kaldı.”
Bazı kesintilerle de olsa, en azından iki yüz yıl boyunca Kapusen misyonerleri Diyarbakır’da faaliyette bulunmuşlardır. Özellikle 19. yüzyılın başlarında bu misyonun faaliyetleri gittikçe önem kazanmıştır. Diyarbakır Katolik misyonerliğinin sahibi olduğu erkek okulunda dini eğitimin yanı sıra ağırlıklı olarak dil eğitim verilmiştir. Fransızca, Arapça ve Türkçe öğretilen diller arasında yer almıştır. Okul Fatih Paşa Mahallesinde bulunan ve geçici olarak inşa edilen Latin Katolik Kilisesi yakınında yer alan evde eğitim vermeye başlamıştır. Şehirdeki bu okulda misyoner Monsenyör Simon-Pierre ile Grorgio Gallo görev yapmışlardır. Okul, 1860 yılında verilen ruhsatname ile çalışmalarına devam etmiştir. Lons-le Soumierli Fransiskan tarikatına mensup beş rahibenin görevli bulunduğu kız çocuklarının devam ettiği okul da 1882 yılında faaliyete başlamıştır. Diyarbakır’da Fransa’nın resmi olarak desteklediği iki adet Latin Katolik manastırı da bulunmuştur. Bunlardan biri Fransiskan tarikatına, diğeri ise Marsilya rahipleri tarafından yönetilmiştir. 1886 yılında Mezopotamya delegasyonunun isteği üzerine, Fransa hükümeti Diyarbakır’da Katolik misyonuna ve oluşturulan cemaate hizmet etmek amacına yönelik konsolosluk evi kurulmuştur. Buranın ilk başkanı M. Feix Bertrand olmuştur. Ayrıca Diyarbakır yöresinde yedi adet dini kuruluş İtalyan Fransiskanlarına ait olarak misyon çalışmaları yapmışlardır.
Diyarbakır Şeriye Sicillerinde, Kapusen misyonerleri ile ilgili olarak geçen ifadelerden anlaşılacağı gibi, Kapusenlerin Fransa’nın himayesi altında bulundukları ve faaliyetlerini kurumsallaştırma çabalarının, 1840’lı yıllarda başladığı anlaşılmaktadır. 5 Temmuz 1841 tarihli şerîye sicilinde, “Kapuçin tabir olunan ruhbanlardan bazılarının Diyarbakır’da oturdukları evleri, bir nefer İslam tarafından zapt olduğunu ve rahiplere terki hakkında Fransa elçisinin tahrir etmesi...” Biçimindeki ifadeyle, 1847 tarihli şerîye sicili kayıtlarındaki “Amid kasabasında eskiden beri Kapuçin rahipleri elinde bulunan manastırlarında icra-i ayinlerine mahsus mahal harâb ve tamire muhtaç olduğundan... Fransa ile yapılmış olan ahitnamede bulunması sebebi ile rahiplerin ellerinde bulunan mülkün bir tarafı İskender Paşa Vakfı’na bitişik olduğundan” şeklindeki anlatımlardan, bu misyoner örgütlenmenin mevcut durumlarını resmileştirme konusunda mesafe aldıklarını, ibadethanelerini oluşturduklarını ve eğitim kurumlarını da gecikmeden faaliyete geçirdiklerini anlamaktayız.
Batılı misyonerler, Süryanilerin dağınıkta olsa, ana merkez durumunda yerleşik bulundukları bölgelere gelişleri, sanıldığı gibi hiçte kolay olmamıştır. Özellikle din yayıcılığı formatının dışında, mezhep misyonerliği yapma durumunda olmaları nedeniyle, yerli cemaat önderleri başta olmak üzere yoğun bir tepkiyle karşılaşmaları kaçınılmaz olmuştur. Batılı misyonerlerin istilasına uğrayan Turabdin bölgesi, misyonerlerin uygulamaya koydukları çeşitli eğitim öğretim kurumları kanalları ile Süryaniler arasında taban bulmaya çalışmışlardır. Daha sonra da mevcut perişan haldeki kiliseleri politik sömürü hedefleri için bölmeye çalışmışlardır. Önce Süryani Kadim Ortodoks Kilisesinden bir grubu kopartarak Süryani Katolikleri oluşturmuş, Nasturilerden de ayırt ettikleri grubu da Keldani Katolik adı altında ayrı bir kilise cemaati olarak örgütlemişlerdir.
PROTESTAN MİSYONERLİĞİ
Protestan misyonlarının öncüleri İngiltere, Almanya ve Amerika’nın siyasal başarıları üzerinde yükselecek olan, güçlü bir Protestanlığın hayallerini gerçekleştirmek üzere yola çıkmışlardı. Protestan misyonerlerin Ortadoğu’da sahneye çıkışları, 1810 yılında Amerikanın Boston Eyaletinde kurulan ABCFM (American Board of Commissioners for Foreign Missions) misyonlar kurulu komitesince 1818 yılında Doğu Akdeniz bölgesinde “Müslüman ülkeler olmalarına rağmen Filistin, Suriye ve Anadolu vilayetlerinde hiç değilse ismen binlerce Hıristiyan ve Yahudi var. Ama bu karışık nüfusun tamamı acınası bir cehalet ve manevi sefalet içinde yaşıyor. Umut edilir ki fırsat oluşursa Yahudilere, Müslümanlara ve Putperestlere İncil’in mesajını ulaştırmak için bir şeyler yapabiliriz.” Amacına yönelik olarak, ABCFM teşkilatının desteğiyle ilk misyonerler 1820 yılının başlarında Osmanlı ülkesine girmeye başlamışlardır. İlk Protestan misyonerler, Levi Parsons ve Pliny Fisk’tir. Bu ikili herhangi bir Doğu kilisesine yönelik önceden hazırlanmış bir tasarı olmaksızın Yakın Doğu’da çalışacak olan görevliler olarak seçilmişlerdir. Pliny Fisk ve Levi Parsons bir yıl kadar İzmir’de birlikte kalırlar. Levi, Yahudiler üzerinde çalışmak üzere Kudüs’e gider. 
Osmanlı topraklarında ilk Amerikan misyonu, 1820 de İzmir’de Amerikalı Misyonlar Yönetim Kurulu’nun, Yabancı Misyonlar Bölümü (ABCFM) misyonerlerince kurulmuştur. Ancak, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde kurulan ilk kalıcı misyon, 1831’de Reverend William Godel tarafından kurulmuştur.
İsaac Brid ve William Goodell 1823’te Arapça konuşulan Suriye ve Lübnan’da misyon merkezi oluşturmaya çalışmışlardır. Misyoner Joseph Wolf 1823–25 yılları arasında, Britanya İncil Derneği adına Turabdin’deki Süryani cemaatlerini ziyaret ederek, din adamlarına Arapça ve Türkçe İncil dağıtarak, karşılığında Süryanice elyazması İncilleri almıştır. İncilin klasik Süryanice dilinde basılarak çoğaltılmasıyla ilgilenmiş,
Süryaniler cehalet ve gerilikle giriştikleri umutsuzca mücadelede yardım için gözlerini Batıya çevirmişlerdi. Bu nedenle, Katolik misyonerlerle olan savaşımda, Protestan misyonerlerin gelişi başlangıçta bir kurtuluş kapısı olarak değerlendirmişler. Misyonerlerin 1844 yılında Musul’dan ayrılmalarından sonra, Mardin’de bulunan Süryani Patrikliğinden misyonerlere yardımcı olunması isteğinde bulunan yazılar gönderilir. Bu yazıları Süryani Patrkiliğine ulaştıran Dr. Ashael Grant’tır. Ancak, Protestan misyonerleri, hiç anlamadığı ve iflah olmaz diye baktığı Süryani kilise kurumuna karşı tavrını değiştirmeye başlayınca, Süryaniler derin bir hayal kırıklığına uğrardılar. 1844 yılından sonra Amerika destekli kiliseler, Türkiye’deki faaliyetlerine Süryanileri de dâhil etmişlerdir. Bu çalışmalar ilerleyen yıllarda, Amerika’ya bağlı 7, İngiltere’ye bağlı 4 ayrı misyoner organizasyonu faaliyetlerine hızlı bir şekilde devam ederek, kısa zamanda 28 şehirde teşkilatlanmışlardır.
Diyarbakır’a gelen ilk Amerikalı misyoner Asahel Grant’tır.  1839 yılında, İstanbul’dan yola çıkan Grant, misyonerlik ve aynı zamanda, Diyarbakır’daki İngiliz konsolosluğu görevini yürütecek olan W. R. Holmes’le buluşur. Holmes’in Diyarbakır’a İngiliz konsolosu olarak atanması, misyonerlerin işlerini de son derece kolaylaştırmıştır. Grant ve Holmes, şehirdeki güvenlik durumunun uygun olmamasından dolayı, kendilerine tahsis edilen asker korumasıyla Mardin’e geçerler. Burada kaldıkları iki ay süresince Süryaniler arasında ön çalışmalar yaparlar.
ABCFM misyonerleri tümüyle kendi diriliş stratejilerine yönelmişlerdir. Eski Süryanice kitapları basma yerine, şarkiyatçıların desteğiyle konuşulan yeni Süryanice’yi yazıya geçirmeye ve İncil’i bu halk diline tercüme etmeye çalışmışlardır. Justin Perkins 1847’de Eski ve Yeni Süryanice olmak üzere çift dilli bir İncil hazırlamıştır. 1849 yılında Urumiye misyonundan ayrılarak Musul, Diyarbakır ve Mardin gezisine çıkan Perkins, bu bölgede Süryani misyonunun kurulması önerisiyle, Musul’da Süryani misyonu kurulur. Buraya atanan üç misyoner, Süryanilerle ilgili araştırmalara başlar.
Bu faaliyetlerinin en başında geleni, Süryani dini edebiyatı üzerinde yoğunlaşmaları olmuştur. Doğu Süryanileri için, yeni yazı dilinin oluşturulmasına öncülük ederek, bu yazı dili temelinde, önce İncil’i ve bazı dini metinleri yeni dile çevirmeyi başarmışlardır. Kısa bir süre sonra elde edilen bilgi ve belgeler yayınlanmak üzere basımevi ve misyon dergilerine göndermişlerdir.
  1833 yılında yayınlanan araştırmalara dayanan yaklaşık 700 sayfalık raporları, Kürt-Ermeni bölgesindeki misyon faaliyetleri için temel bilgiler içeriyordu. Boston’daki merkeze gönderilen raporlarda, yapılan çalışmaların Ermeniler ve Süryaniler tarafından ilgiyle izlendiği, çalışmalara katılımın yüksek düzeyde olduğu vurgulanarak, çalışmaların tüm hızıyla devam etmesi zorunluluğuna vurgu yapılıyordu. Araştırmalar etnoğrafik ve dini konular dışında özellikle kadının toplumsal konumu ve eğitimiyle ilgiliydi. Özellikle bu ikili Ermeniler ve Süryaniler arasında faaliyette bulunmuşlardır. 1836’da Horatio Southgate, misyonlar kurulu tarafından Türkiye, İran, Suriye ve Mısır’da misyonerlik girişimleri için araştırma yapmak üzere gönderilmiş. Southgate, Mardin ve çevresinde yaşayan Süryaniler (Yakubiler) arasında daha ayrıntılı araştırmalar yapmak üzere görevlendirilmiştir.
Diyarbakır ve çevresinde, Amerikan misyonerleri, önemli faaliyetler göstermiş ve okullar açmışlardır. Bu okullar, Protestan misyonerlerinin faaliyetleri içinde ilk sırada değerlendirilmesi gereken olgulardır. Özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinde sayıları ve etkinlikleri artmıştır. ABCFM misyonerleri, tasavvur ettikleri türden, Kutsal İncil’e dönüş temelinde dini bir yenilenmenin, sınıf ve cinsiyet farkı gözetmeksizin herkese açık, temel eğitim veren bir okul sistemi olmadan mümkün olamayacağını kavramışlardı. Resmi belgelerde bu eğitim kurumlarının adı “Amerikan Mektebi” olarak geçmektedir. Misyoner okullarının temeli, ilk olarak düzenlenen Pazar ayinleri ve ayini takip eden sürede halk katılımlı Pazar öğrenmeleri şeklinde başlamıştır. Bunun ilerlemesi ve ebeveynlerin çocuklarını, misyoner etkinliklerine göndermesi ile okul ölçekli eğitim merkezleri bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaya başlar.
Başlangıçta, Diyarbakır, Musul merkezli misyon faaliyetlerinin Kuzeydeki en son ikmal istasyon merkezi olarak faaliyet olarak düşünülmüştür. Musul’a ulaşılan yolda Diyarbakır, nehir taşımacılığı açısından daha güvenli bir ulaşım imkânı sunması nedeniyle de her zaman için geçiş güzergâhı üzerinde bulunmuştur. Önceleri misyon merkezi olarak işlev gören Diyarbakır, daha sonraları istasyon düzeyinde bir yapılanmaya indirgenirken, Mardin, daha merkezi anlamda ön plana çıkarılır. Bu merkez, büyük ölçüde Süryanilere yönelik olarak Arapça eğitim vermiştir.
J.W Etheridge 1840’lar da Süryanileri ziyaret eder. Süryani kiliselerinde kullanılan liturjiler ve yazınlar ile ilgili uzun bir açıklama yayınlar. 1842’de G. P. Badger, Süryaniler ve Nesturiler için Canterbury Başpiskoposluk misyonerliğinin temsilcisi olarak Süryani (Yakubi) kilisesinin durumunu incelemiştir.
Anadolu’nun genelinde olduğu gibi, Diyarbakır’da da misyon, tutunabileceği “verimli toprağı” Ermeniler arasında bulur. American Board “Süryanileri” genel “Türkiye Misyonu” çerçevesinde, özellikle Ermeniler ve Nesturileri hedeflediği çalışmalar içinde ele almıştır. Dr. Azariah Smith 1851’in ilkbaharında Diyarbakır’da küçük bir kilise organize etmiştir. Bu kilise Ermeni ve Süryanilerden Protestanlığa dönüştürülenler tarafından oluşturulmuştu. Cemaatin ilk üyeleri, sekiz erkek ve üç kadından oluşmuştu. Erkek üyelerin altısı Süryani idi ve bunlardan dördü daha önce bağlı bulundukları Süryani Kadim Ortodoks kilisesinde diyakosluk rütbesinde bulunmuşlardı.  1850 yılında Diyarbakır misyonunu kurmak üzere atanan George W. Dunmor ve eşi aralık 1851 de Diyarbakır’a ulaşır. Kendilerine ilahiyatçı Stephan eşlik etmiştir. Şehre ulaşmalarından çok geçmeden Protestan oldukları için polis tarafından tutuklanır ve hapse atılırlar. Daha sonra serbest bırakılan ikili, dört yıl gibi uzun bir süre Diyarbakır’da kalarak Türkçe’yi burada öğrenirler.
Şehirdeki en fazla nüfuzlu ve kararlı bir topluluk halinde bulunan Süryaniler, özellikle Dr. Smith’in çabaları soncunda misyona kazandırılmıştır. İlk Süryani Protestan Kilisesi 1852 de kurulmuş ve ruhani başkanlığına Diyarbakırlı Başdiyakos Saliba ve Mardinli Başdiyakos Cercis Hedaye getirilmiştir. Misyon faaliyetlerinde, misyonerler değişse de, uzun süren araştırmalar neticesinde, 1853 yılında Diyarbakır’da bir misyon şefliği kurulur.
Mr. Dunmore’un Diyarbakır’daki çalışmaları sonunda meyvelerini vermeye başlar. Dunmore’un yakından ilgilendiği Tomas adındaki ipek tüccarı, kendisini Protestan olarak ilan eder. Henüz on dokuz yaşında olan Tomas, biri erkek ve ikisi kız olan kardeşleriyle birlikte, Müslüman ve Hıristiyanların baskısıyla karşılaşır. Tomas, şehrin ileri gelen ipek tüccarlarından birisi iken, kısa zamanda yoksullaşır. Mr. ve Mrs. Dunmore, gelecekte Diyarbakır’daki Protestan kilisesinin lideri olmak üzere Tomas ve kardeşlerini İstanbul’daki ilahiyat okuluna göndermiştir.
Diyarbakır misyon merkezinde görevli bulunan Mr. Dunmore ve diğer misyonerlerin çalışmaları sonucunda, Protestan cemaatinin nüfusu iki yüz kişiyi aşan bir sayıya ulaşır. 1854 yılında Musul’da düzenlenen on günlük misyon toplantısında, Mrs. Marsh ve Lobdell’in ve Mrs. Dunmore ve Walker ile Diyarbakır’a dönüp yeniden örgütlenmeye yardımcı olması kararlaştırılır. Bu yeni örgütlenme çabası ile Diyarbakır’daki Protestan cemaati sayısı üç yüz kişiye ulaşır. Bu yıl içerisinde Diyarbakır ve çevresinde Protestan cemaati beş kiliseye sahip olur. Özellikle Dicle Nehrinin karşı tarafında yer alan Kıtırbıl köyünde geniş bir cemaat oluşturulur. Köyde, kırk öğrencinin devam ettiği bir erkek okulu açılırken, kadın ve kızların eğitimi ev ortamlarında devam ettirilir.
1855 yılına gelindiğinde Protestan cemaatinin sayısı dört yüz elliye ulaşır. Cemaate katılımlar sadece Ermeni ve Süryanilerle sınırlı kalmayıp, sonu aforoz ve hapishane olmasına rağmen, Katolik kilisesinden de katılımlar olmuştur. Protestanlaşan Süryanilerin büyük bir kısmı, Ortodoks kilisesinde yürütülen ayin ve seremonilerin boş ve gereksiz olduğuna inandırılmışlardı. İnsanlar İncil’in ölü dil olan Ermenice ve Süryanice okumak yerine Türkçe ve Arapça okunması gerektiğini dile getirmeye başlamışlardı.  
1856 Islahat Fermanı ile birlikte Protestan misyonerler, eğitim kurumlarını kullanarak, Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslimler üzerinde daha çok yoğunlaşarak faaliyetlerine devam etmişlerdir. Diyarbakır’da uzun süre görev yapan misyoner Frederick Williams ve bununla birlikte, Diyarbakır merkezinde görevli bulunan Baron Stepan, 1856 yılında Matta İncil’ini Kürtçeye çevirerek, İstanbul’daki American Board matbaasında, Ermeni harfleriyle, Kürtçe okunacak şekilde bastırır. Uzun yıllar Mardin misyonunda görev yapan Dr. Andrus İncil’in ve Tevrat’ın “Çıkış” kısmını da Kürtçeye tercüme etmiştir. İncil’in Kürtçeye çevrilmesi ihtiyacı, tüm dinsel topluluklar arasında ortak kullanılan dil durumunda olmasındandır. Ermenice ve Süryanicenin kullanımının din adamlarıyla sınırlı olması ve yaygın öğretiminin bulunmamasından dolayı, günlük yaşamda kullanılmasını yok etmiştir.
1857 yılında uzun zaman “Irak Misyonu”(Assyrian Mission)’na bağlı olarak, daha sonra “Doğu Türkiye Misyonu” çerçevesinde çalışmalarını sürdüren Diyarbakır misyon merkezi, Süryaniler üzerinde yürütülen misyon hareketinin başlaması ve devamının sağlanmasında da önemli merkez olmuştur. Misyonerlerin Diyarbakır ve çevresindeki faaliyetlerinin başarı değerlendirme sıralamasında önemli birkaç merkez arasında yer alır. Protestanlar, gayrimüslim topluluk içerisinde önemli bir güç haline gelmiş ve ticari durumları diğer cemaatlerden daha üstün bir duruma gelmişti.
20. yüzyılın başlarında, Diyarbakır Protestan Kilisesinin, kendine yeterli hale gelmesiyle, yerli Protestan cemaati kendi kendini yönetmek üzere misyonerler tarafından terk edilir. Bu durum cemaat içerisinde başka oluşumların meydana gelmesine neden olur.
Tüm bu yaşananlar Süryani Kadim Ortodoks cemaatini oldukça yıpratmıştır. Bu dönemde seçilen patrikler- 5. Circis, 2. İlyas, 2. Yakup, 4. Petrus- tüm zamanlarını ve enerjilerini Katolik ve Protestanlar tarafından gasp edilen kilise gelirlerini, gayrimenkullerini geri almaya ve cemaatlerini bir arada tutmaya harcamışlardır.
SÜRYANİLERE YÖNELİK MİSYONER EĞİTİM KURUMLARI
Süryanilere yönelik olarak tesis edilen misyoner eğitim kurumlarının en gelişmiş olanı, Suriye Protestan Koleji’dir. Bu kolejin açılması 1861 yılının ilkbaharında gündeme getirilmiştir. Hedeflenen amaç, bölgede yaşayan yerli Hıristiyanların kendi dillerinde eğitim verecek profesyonel bir eğitim kurumunu makul bir masraf ile tesis etmektir. İncil’i temel referans kabul eden tüm mezhep ve tarikat üyelerine açık olacak olan okul, öğrencilerin görünürdeki örf ve adetlerine müdahale etmeden, ruhsal ve entelektüel bir değişimi başarabilecek bir yapılanmada olmasına karar verilir. Suriye Protestan Koleji, etkinlik alanını Bağdat ve Halep civarında bulunan ve Arapça konuşan Süryanilere yöneltmişse de, Mardin yöresinde yaşayan Süryanilere de, inşa edilmekte olan Bağdat Demiryolu ile ulaşmayı amaçlamışlardır.
Suriye Protestan Okulu’nun müfredatı dört yıllık olarak hazırlanır. Dersler; Arapça Lisan-i Edebiyat, Matematik, Tabiat Bilimi, Modern Lisanlar, Coğrafya, Tarih, Kimya, Ekonomi, Ahlak Felsefesi, Türk Kanun ve Muameleleri ve Tıp. Öğrencilerini yatılı olarak kabul eden kolej 1870 yılında eğitim ve öğretime başlamıştır. Okulun yatılı öğrencileri, sabah ve akşam dualarında hazır bulunmaları, cumartesi günleri yapılan Protestan öğretilerine uygun olarak hazırlanan dua ve İncil derslerine katılmak zorunluluğu getirilmiştir.
Yerli dille eğitim veren misyon okullarında yerel dil ve lehçeler de problem teşkil etmiştir. Misyon merkezlerinde Ermenilerin çoğunlukta olması sebebiyle Ermenice ve Türkçe olarak verilen dersleri, diğer dilleri bilenler anlayamıyordu. Bu sebeple dil ve lehçe konusu problem teşkil ediyordu. Mardin Kolejinde verilen eğitim de, yerel Hıristiyanların da konuşabildiği ortak dil olan Arapça eğitim dili olarak kullanılmıştır.
Misyon okulları özellikle kız çocuklarının okula devamları konusunda çok çaba sarf etmişlerdir. İzlenecek olan eğitim politikasının en önemli unsuru kız çocuklarının eğitimiydi. Kız çocuklarını teşvik için büyük kolaylıklar sağlanmıştır. Kız öğrenciler, erkek öğrencilerin ödemiş olduğu okul taksitinin yarısını öder, kitap ve elbiseleri de ücretsiz olarak misyon tarafından temin edilirdi. 1857 yılına gelindiğinde Doğu misyonunda 114 ilkokulda 6515 öğrenci, 7 kız ortaokul ve lisesinde 282 öğrenci, 6 erkek ortaokul ve lisesinde 460 öğrenci, 1 ilahiyat okulu ve 1 kolejde 80 öğrenci ile 129 okulda 7332 öğrenci öğrenim görüyordu.
Diyarbakır’da bu yönde operasyon merkezi olarak Silvan yerleşmesi seçilir. Şapel olarak kullanılan küçük ev, kız ve erkek öğrenciler için okul olarak düzenlenir. Dini temeller konusunda ve halk arasında eğitim hizmetleri için genç erkeklerin eğitimine öncelik tanınmıştır. Erkeklerin eğitimiyle, çevre üzerinde misyon çalışmalarına saygınlık kazandıracağı düşünülmüştür. Okul binaları için asgari düzeyde harcamalar ve yerlilerin kendilerinden olacak görevlileri kısa zamanda hazırlamak için hızlandırılmış eğitim faaliyetine önem vermişlerdir.
Misyonerlerin şehir merkezinde yürüttükleri etkin çalışmaları sonucunda, 1859 yılına gelindiğinde, yerli Hıristiyanlardan dönüştürdükleri cemaat ile Diyarbakır’da bulunan İngiliz Konsolosu W. R. Holmes’in Diyarbakır’dan ayrılmasıyla ikamet ettiği evi, eğitim amacıyla kullanılmak üzere 1000 dolara satın alınarak kız ve erkek çocukları için eğitim kurumuna dönüştürülür. 1878 yılında, Diyarbakır Protestan cemaati, Yiğit Ahmet Mescidi yakınlarında, cemaat üyelerine yönelik olarak daha geniş bir yapıda okullarını faaliyete geçirdikleri belirtilir.
Eğitim kurumlarının yanı sıra, sağlık kuruluşlarının açılmasına da önem verilmiştir. Bu dönemde Diyarbakır’da bir hastane veya dispanserin de faaliyette bulunduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır. Diyarbakır’daki sağlık misyonunun tüm masrafları, Protestan olmamasına rağmen bir Ermeni tarafından karşılanmıştır. Müslümanlar da, bu faaliyetleri hayırlı bir faaliyet olarak kabul etmiş ve sağlık misyonuna yardımcı olmuşlardır.
Amerikan ve Fransız misyonerlerinin Diyarbakır ve çevresindeki eğitim faaliyetlerini, dönemin Diyarbekir valisi Sırrı Paşa şöyle değerlendirir.
  “Diyarbekir vilayetinde mevcut olan mekatib-i ecnebinin ehemmiyetleri ve anın büyükleri Mardin’de (Kapuçin) rahipleriyle Amerikan misyonerlerinin tahtı idarelerinde bulunan mektepler olup, onlara nispetle ikinci derecedeki mektep dahi nısfı Diyarbekir’de kezalik Kapuçin rahiplerinin tahtı idarelerindeki mekteptir. Bir de Mardin ve Diyarbekir’de Protestanlara mahsus diğer iki büyükçe ve bir küçük mektep vardır ki, bunların büyükleri Amerikan, küçüğü İngiliz misyonerlerinin taht-ı idarelerinde bulunur. Bundan başka İngiliz konsolos vekilinin ikametgâhı derununda küçük bir oda, mektebi iptidaiye ittihaz edilerek Protestanların etfali orada okuyorsa da bu, Amerikalıların mektebi gibi büyük bir şey olmayıp ehemmiyetten arîdir. Bir iki kazada da, Amerikalılar tarafından açılmış iki üç bab Protestan mektebi varsa da, diğerleri kadar ehemmiyete haiz değildir.” Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, 1895 yılında Diyarbakır’da Amerikan ve İngiliz Protestan misyonerlerinin kontrolü altındaki eğitim kurumları varlığını devam ettirmiştir.
Ali Emîri Efendi, Amerikan misyoner okulları için oldukça olumlu düşüncelere sahiptir. “ Müttefikâi Amerika Cumhuriyeti muazzemesi öteden beri memâliki Osmaniye aleyhinde bulunmamış ve bilakis ahalimize sanayi, ticaret, ziraat, medeniyet usulleri öğretmek için bazı mahallerde bol miktarda nakit para harcayarak faydalı okullar açarak güzel rehberlikler icra eylemişdir.” Bu bakış açısı zamanın şartları içerisinde düşünülerek, diğer devletlerin güdümündeki misyon faaliyetleri ile karşılaştırılarak yorumlanabilir.
SÜRYANİ MEKTEBİ
Misyonerlerin eğitim faaliyetlerine başlangıçları, yerel Hıristiyanlar arasında kendi öğretilerini yayacak olanların, tüm masrafları misyon tarafından karşılanarak, belli sayıda öğrencinin alımıyla başlatılmıştır. Yetiştirilen bu öğrenciler kendi yörelerine gönderilerek eğitmenlik yapmışlardır. Misyoner okullarında yönetim yapısının karar organı durumundaki üst kurullar, uzun yıllar misyonerler tarafından işgal edilmiştir. Yerli Hıristiyan unsurların yönetim kurullarında ilk temsili, danışman üye olarak alınmaya başlanmıştır. Ancak, zamanla yerli unsurların misyoner teşkilatının belirlediği niteliklere ulaşmasından sonra karar organlarında görev alabilmişlerdir.
Bu dönemde, tüm topluluklar arasında benzer özelliklerde eğitim öğretim yapılmaktaydı. Eğitim kurumları okuma yazma öğretme amacına yönelik fiziki anlamda küçük yapılar şeklindeydi. Baba çocuğunu ya kilise okuluna veya köy okullarına gönderirdi. Çocuk, elinde uzun bir sopası olan öğretmenin önünde diz çökerek eğitimine başlardı. Bu okullarda Süryanice, Arapça ve Türkçe okuma yazmanın yanında, az da olsa, sarf, nahiv ve matematik öğretilirdi. Bu okullarda zaruri olan bilgiler verilirdi. Bu öğrenciler okulun bulunduğu kilisede ibadet etmekteydiler. Bu öğre­nim esnasında ço­cuk, sabah ve akşam ibadetleri sırasında, Şemmas’ın yönettiği koroda ilahiler söylemesini öğrenirdi. Daha sonra kâhinin anlattığı dini hikâyeler ile rahip ve azizlerin hayat hikâyelerini dinlerdi. Bu klasik eğitim yaklaşımlarına karşılık, misyonerlerin 1840 yıllardan beri her iki cinsiyet için modern eğitim veren okulları kurmaları tesis etmişlerdir. Bununla birlikte, ilk kez olarak şehir merkezlerinin dışında, hatta ülkenin doğusunda gerçekleştirmeleri, hem Osmanlı Devletine hem de onun tarafından tanınmış olan yarı özerk gayri Müslim topluluklara (millet) yöneltilmiş bir meydan okumaydı. 
1838 yılında Süryani patriğinin İstanbul’da Ermeni patriğini ziyareti sırasında, Ermeni patriği eğitimsiz, okulsuz halkların erimeye ve yok olmaya mahkûm olduğunu söylemesi, Süryani patriğini etkiler. Dönüşünde, Deyrulzafaran Manastırı’nda 25 erkek çocuk için mütevazı bir okul açılır. Ders kitapları olmadan, eğitimsel anlamda yetersiz rahiplerin gözetiminde, Süryanice, Arapça okuma yazma öğretmeye başlanır.
1892 yılında İngiltere’de Süryani Patriklik Eğitim Cemiyeti adı altında oluşturulan girişim ile Oxford’da Magdelen Koleji’nden O. Henry Perry, cemiyet adına Süryani Ortodoks Kilisesi’nin konumunun incelenmek ve İngiliz Kilisesinin eğitim konusunda, Süryanilere yardım etme yollarını araştırmak üzere Türkiye’ye gönderilir. Eğitim Cemiyetinin Perry’den beklediği, mevcut Süryani okullarının incelenmesi, Süryaniler arasında eğitimin geliştirilip ilerletilmesi için neler yapılabileceği ile İngiltere Anglikan Kilisesi’nin yapacağı yardımların neler olabileceğinin tespit edilmesiydi. Perry bu çalışmalarını “Bir Süryani Manastırında Altı Ay” adı altında raporlaştırır. Bu girişimle İngiltere Anglikan Kilisesi ile Süryani Ortodoks Kilisesi arasında ilk bağlantı kurulmaya başlanır. Geleneksel Süryani Kilisesi öğretilerinden kopmadan bir eğitim sistemi oluşturmak isteyen Süryaniler, bu durumda İngiliz misyonerlerinin tavrını kabul eder. 1874’te Süryani Patriği 4. Petrus, Canterbury Başpiskoposu Dr. Tait’in özel çağrısı üzerine İngiltere’yi ziyaret eder. Kraliçe Viktorya tarafından kabul edilir. Perry’nin yapmış olduğu çalışmalarla, Süryanileri İngilizlere yakınlaşarak, Protestan misyonerlerinin girişimlerine karşı olumsuz tavır almaya başlamıştır.
Di­yarbakır’daki Süryaniler, 1879’da mo­dern anlamda, ilk defa sıra ve masa bulundurulan bir okul açarlar. Bu okulun idaresini Hanna Sırrı Çıkkı Efendi üstlenir. Bu okulun açılışı, IV. Petrus’un (1872–1894) patrikliği dönemine rastlar.
Bu okul, kısa süre içinde beklenmedik bir başarı ile bü­yük bir şöhret kazanarak, zamanın okulları arasında en önde yer alır. Süryani fikir adamı Naum Faik ile birlikte birçok edip ve yazarın da yetişmesini sağlarken, henüz yeni başlayan aydınlanma dönemine de önemli katkıları ve etkileri olur. Naum Faik, kendi el yazısı ile yazdığı hatıralarında, bu okulun nasıl açıldığını şöyle anlatır:
“1879’da Diyarbakır Süryanilerinin bir araya gelerek oluşturdukları “Kadim Süryani Kardeşler Derneği”nde seçkin insanlar görev almışlardı. Bunlardan bazıları: Kiryakos Hıdırşah, Şemmas Hanuş Mumcu, Kiryakos Esfer, Hacı Saliba Boyacı idi. Bu derneğin amacı, yeni ve modern bir okul tesis etmekti. Süryani çocuklarının daha iyi bir eğitim almaları gayesi ile okullar açmaktı. Bu amacın gerçekleştirilmesi için maddi ve idari şartları ye­rine getirilerek okulun temeli atıldı. Okulun idaresine de Profesör Hanna Sırrı Çıkkı-i Amidi getirildi. Bu hoca, Süryanice, Arapça, Türkçe, Farsça ve Fran­sızca biliyordu. Okulun eğitim programı çerçevesinde, dil öğretimine özel önem verilmiştir. Süryanice, Arapça, Türkçe ve Fransızca dillerinin öğrenimine özel önem verilmiştir. Okulun idaresi 1881’de tamamen Hanna Sırrı Çıkkı’ya teslim edilmiştir. Dernek, okulun başarılı olduğunu görünce, okul için daha kul­lanışlı bir bina yaptırma kararı alır. Okulda, yukarıda belirtilen dil öğretiminin yanı sıra, öğretim müfredatı çerçevesinde Tabiat Bilimleri, Matematik, Hı­ristiyan Teolojisi ve Kilise Musikisi dersleri de veriliyordu.”. Bu okulun eğitim öğretim faaliyetleri 10 yıl kadar devam eder. Okul, 1889 yılında, ekono­mik nedenlerle faaliyetine son verir. Okulun kapanmasından sonra, okul müdürü olarak görev yapan Hanna Sırrı Çıkkı, Mardin’deki Amerikan Kolejinde 1922 yılına kadar görev yapar.   
Naum Faik, hatıralarında okul için şunları dile getirir. “Bu dernek üyelerinin yapmış oldukları çalışmalar ve okul idaresinin gayretleriyle, okul haklı bir şöhrete ulaşır. Bu okulda okumak isteyen birçok öğrenci, okula gelmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu okula, Ermeni, Sür­yani, Keldani ve Katolik cemaatlerinden de öğrenciler geliyordu. Diyarbakır’a yakın Kıtırbıl, Karabaş, Ka’bi köylerinden de bu okula öğrenciler geliyordu. Diyarba­kır’ın birçok genci bu okulda eğitim görmüştür. Bu okuldan mezun olanlar arasında Yakub Darakçı, Sait Çermikli ve Hanna Rıdvanlı da bulunuyordu. Adı sayılan son iki şahıs Osmanlı adliyelerinde önemli mevkilere gelmişlerdir. Papaz Ka’bili Musa, Kıtırbıllı Şemmas Toma ve bunlar gibi pek çokları bu okuldan mezun olmuştur.
Okul, günümüzde Lalebey mahallesinde bulunan Meryem Ana Kilisesinin Kuzey cephesinde yer alan odalarda, şimdi pa­paz evi olarak kullanılan yapı içerisinde faaliyet göstermiştir. Ki­lise bahçesinin Güney yönünde, divanhane olarak tanıtılan 6 pencereli ve tek katlı yapının girişi üzerinde de, “Bu okul 1851 yılında Patrik ?.Yakup döneminde, kilisenin ve Musa oğlu Yu­suf Bey’in malından tamamlandı.” ifadesi Süryanice olarak yer alır. Dikkat edilirse burada iki farklı yapının, okul amaçlı olarak faaliyet göstermiş olduğu izlenimi ortaya çıkmaktadır. Günümüzde de mevcut bulunan kilise bahçesinin Güneyinde yer alan yapı, fiziki anlamda daha küçük olması, buranın rüştiye derecesindeki okul olduğu, Kuzeyde daha geniş ve iki bölümden oluşan yapının da, Süryani Kardeşler Cemiyeti tarafından tesis edilen lise düzeyinde ve medrese olarak tanımlanan okul binası olması muhtemeldir.
Bu okulun dışında, Diyarbakır Süryanilerinin sahip oldukları ikinci okul Rüştiye derecesindedir. 1297/1879 tarihinde açıldığı ve 8 Mayıs 1309/1891 tarihinde ruhsat­name aldığı belirtilir. Okulun adı “Süryani Mektebi”dir. 1316/1898 tarihli Maarif Salnamesinde, Okul müdürü olarak Dellek Naum Efendi’nin adı geçmektedir. 1321/1903 tarihinde, okul müdürü olarak Said Efendi’nin adı geçer. Öğrenci sayısı yıllara göre 1316/1898 yılında 85, 1317/1899 yılında 61, 1318/1900 yılında 51 olarak belirtilmektedir. 1321/1903 tarihli salnamede ise öğrenci sayısı belirtilmemiştir. Bu okulda Osmanlıca (Türkçe) derslerinin öğretiminden Hüseyin Sadık Efendi’dir.
1902 yılında Diyarbakır metropolitliği görevine atanan III. İlyas Şakir, misyonerlerin eğitim alanındaki etkileri kırabilmek için, sorumluluk alanındaki yerleşim yerlerine okullar açmaya başlar. 1911 yılında Diyarbakır’da Süryani cemaatine mensup kız çocuklarının eğitim alabilmeleri için okul tesis eder.
SONUÇ
Batılı kilise ve organizasyonların Süryanileri hedef alan misyoner faaliyetlerin tarihsel kökenleri itibariyle, bu cemaate “doğru Hıristiyanlığı!” ulaştırmaktır. Bunu yaparlarken de önceden belirlenmiş bir plan içerisinde hareket etmişlerdir. Başta Katolikler olmak üzere Protestanlar değişen araç, gereç ve yaklaşımlarla faaliyetlerini yürütmüşlerdir. Günümüzde bu çabalar form ve içerikleri değişmiş olsa da devam etmektedir. 1980’li yılların sonunda başlayan ve 1990’lar da hız kazanan toplu göç ile Süryani cemaati, Batılı Hıristiyan topluluklar içerisine çekilmiş ve Süryanilerin Asuri ve Arami kökenliliği üzerinden cemaatin ayrışmasına neden olmuştur. Farklı dil, din, ırk ve mezheplerin iç içe girdiği ve Süryanilerin de tarihsel yaşam alanını oluşturan Ortadoğu coğrafyası, yüz yıla yaklaşan siyasi istikrarsızlığı ve güvenlik sorunları nedeniyle misyonerler için uygun ortamı da oluşturmaktadır.
Bu durumda, birlikte yaşama zorunluluğumuz bulunan Süryaniler ve diğer dini toplulukların kendilerini ifade etme imkânlarını geliştirerek, mevcut geleneksel yapılarının korunarak ilerletilmesine yardımcı olunmalıdır.