NAUM FAİK

Yakup Palak’ın oğlu İlyas’ın oğlu Naum Faik Palak, annesi Sefer kızı Seyyide’dir. 1868’de Diyarbakır’da doğdu. Doğu-mundan birkaç gün sonra Diyarbakır Bü­yük Azra (Mer­yem Ana) Kilisesi’nde, Papaz Kiryakos tarafından vaftiz edilip, murun ile kutsandıktan sonra, kendisine “Naum” adı verilir. Hayata atıldıktan sonra, ona “Faik” lakabı takıldı. Türkler arasında yaygın bir adet olan lakaplandırma ile isimler arasındaki karışıklıklar önlenmiş olurdu. Bu âdeti Süryaniler de uygulamaktaydı.

Yedi yaşında iken, annesi onu ilkokula gönderir. İlkokulu bitirdikten soran 1881’de liseye kaydolur. Bu okul, Süryani Ka­dim Kardeşler Cemiyeti kurmuştur. 8 yıla yakın bu okulda eği­tim alır. Bu eğitimi süresince Sürya­nice, Arapça, Türkçe, Farsça dillerini öğrenir. Bu okul bazı ekonomik nedenlerden dolayı, Naum eğitimini tamamlayamadan kapanır. O, kendini yetiştirmeye çalışırken, bazı ilim adamlarından da dersler almayı ihmal etmez.

Naum Faik, eğitimini ilerletmeye çalıştığı dönemde, önce babasını, sonra da annesini kaybeder. Naum, ağabeyi Tomas’ın himayesinde hayatına devam etmeye çalışır.

Babasının vefatı, onu genç yaşta çalışmaya, hayatını kazan-maya zorlar. Aslında o, eğitimine Suriye’de bir fakültede devam ettirmek istiyordu, ancak bunu gerçekleştiremez. Ken­disi, mensubu bulunduğu cemaati içerisinde öğretmenlik yapmaya başlar. Bu durum 20 yıl devam eder. 1912’de öğretmenlik mesleğinden ayrılarak Amerika’ya göç eder. Göçten önce, 24 yıl süren öğretmenlik mesleğini çeşitli şehir ve okullarda sürdürmüştür.

Kendisinin yazmış olduğu hayat hikâyesinde, birçok olayı ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Bazı Süryani ailelerinin geçmişlerine ışık tutarken, bu ailelerin yaşadığı olayları anlatmaya çalışır. O, aynı zamanda Ermenilerle de ilişkisi mevcuttu. Onlarla ilgili de bilgiler vermektedir.

1888’de ilk olarak Diyarbakır’da bulunan Süryani Medresesinde öğretmenliğe, Circis oğlu Metropolit Abdulnur Efendi zamanında atanır. Bir yıl sonra Siirt iline bağlı Garzan kazasının Hashas köyünün önde gelen lideri Efrem tarafından, köy çocuklarına eğitim vermek üzere köye davet edilir. Naum bu köyde birçok zorlukla karşılaşır. Bunlardan en önemlisi, köydeki Süryani çocuklarının Süryaniceyi hiç bilmemekte ve tümüyle Kürtçe konuşuyor olmalarıydı. Bu çocuklara Süryaniceyi öğretmek oldukça zordu. Bu köyde 4 ay boyunca çalışır ve tekrar Diyarbakır’a geri döner. 1889 yılında Patrik 4. Petrus Diyarbakır’a geldiğinde Naum Faik’i 16 Aralık 1889 Pazar günü İncili Şemmaslık rütbesine takdis ile atamasını yapar. Bu atama Pazar ayininden sonra bir tören ile gerçekleştirilir. Törenden sonra Naum, Patriğe Sürya­nice bir şiirle teşekkür eder, kendisine Arapça methiyeler okur. Bu methiyesi tam bir edebiyat ustalığını ifade eder. Methiyenin cümle başlangıç harfleri ile son harfleri birleştirildiğinde Patrik Petrus’un adını ortaya çıkaracak bir maharetle yazmıştı.

Urfa’da yaşayan amcasının oğlunu ziyaret etmek için, Urfa’ya gider. O sırada Urfa’da iki tane Süryani Okulu bulunmaktaydı. Birinci okul Aziz Petrus ve Bolus Okulu. Bu okulda Papaz Petrus ve Kardeşi Papaz Yakup öğretmenlik yapmaktaydı. İkinci okul ise Mor Circis Kilisesi Okulu idi. Burada da, Şemmas Cebrail öğretmenlik yapmaktaydı. Naum, Urfa’da Kilise kütüphanesinde bulunan “Büyük Mihail Ta­rihi”ni tetkik eder. Bu kitapla ilgili bazı açıklama ve notları Şemmas Cebrail yazmıştır. Bu kitap, daha sonra fotoğrafları alınarak Avrupa’da basılmıştır.

Naum Urfa’da iken, Mor Petrus Kilisesi’nin öğretmeninin hastalanmasından dolayı, bir süre bu okulda vekâleten görev alır. Bu arada kilise kütüphanesinde bulunan kitapları inceleme ve notlar alma fırsatını değerlendirir.

Urfa’da fırsat buldukça, aslen Humuslu olan Şemmas Naum Sebra’yı ziyaret ediyordu. Bu Şemmas da Urfa ve çevresinde öğretmenlik yapmıştı. Bu Şemmas, Naum’a Adıya­man’da öğretmenlik yapmasını tavsiye eder. Naum, Adıya­man’a giderken Samsat’a uğrar. O sıralarda Adıya­man’da 50 Süryani ailesi bulunmaktaydı. Bu ailelerin çocuklarına ders veren Naum, şiddetli bir sıtmaya yakalanır, sağlığına kavuştuktan sonra Diyarbakır’a geri dönmek ister. Naum, Adı­yaman’da da kilisede mevcut bulunan kitapları incelemeyi ve notlar almayı ihmal etmez.

Diyarbakır’a döndükten sonra, Metropolit Abdullah -bu met­ropolit daha sonra Patrik olur- döneminde 1890 yılında, tekrar Süryani Medresesinde öğretmenlik yapar. Naum, Diyar­ba­kır’daki okulda dört yıl daha çalışır. Daha sonra okuldan ayrılıp Beyrut’ta bulunan fakültede eğitim almak ister. O, bu arayışlar içinde iken, bölgede yaşayan Hıristiyanlara karşı bir­takım müdahaleler meydana gelir (20 Aralık 1895). Bu günler, Hıristiyanlar için zor günlerdi. Naum da, kaldıramayacağı kadar zorluklara ma­ruz kalır.

Bu yaşananları Naum şöyle anlatır: “Patrik 2. Abdulmesih, bu olayların başlamasından yaklaşık 2 saat önce, Diyarbakır Valisi Enis Paşa’nın davetlisi olarak Di­yarbakır’a gelmişti. O’nun gelişi, farklı milletlere mensup Hıristiyanların, kötü sonuçlardan kurtulmasına vesile oldu. Hıristiyanların çoğu, şehirdeki Süryani Meryem Ana Kilisesi’ne sığınmıştı. Bu sığın-macılar arasında Naum Faik de bulunuyordu. Patriğin himayesi altında birkaç gün kilisede kalan sığınmacılar ortamın düzelme-siyle normal yaşamlarına başlayabildiler.”

Kendisi 1896 yılında Diyarbakır’dan hareketle Hu­mus’a gi­der. O dönemde, Humus Metropoliti İlyas Heluli idi. Hu­mus’ta bulunan medresede öğretmenliğe başlayan Naum Faik, yaptığı çalışmalarla ilgili patriğe bilgiler verir. Patrik de, cevabi mektubunda O’nu daha çok çalışmaya ve halkı aydınlatmaya teşvik ediyordu. Patrik, Antakya’ya gitmeden önce bu medreseyi yönetmişti.

Humus’ta 4 ay kalan Naum Faik, 1896 yılının Eylül ayında Beyrut’a gider. Burada Deyrulşerefe Manastırı’nda kalır. Bu manastırın kütüphanesinde bulunan el yazması eserleri inceleyip notlar alır. Daha sonra deniz yoluyla Yafa’ya, buradan da Kudüs-ü Şerife ulaşır. Burada Mor Markos Manastırı’na yerleşir.

Naum, Mor Markos Manastırı’nda, Fısıh Bayramı ile Haç Bayramı arasında geçen 6 aylık bir sürede kaldı. Bu süre içinde ruhbanlar gibi yaşar. Manastırın kütüphanesinde bulunan kitap-ları inceleme fırsatını bulur. Sonunda Naum, bu manastırda daha fazla kalmayıp tekrar vatanına dönmek için yola çıkar. Halep’te çocukluk arkadaşı olan Tomas Mumcu, –Şemmas Hanuş Mumcu’nun oğlu olup Diyarbakır’ın ileri gelenlerindendi– ile birlikte Diyarbakır’a gelir. Dostları onları karşılar. Tomas Mumcu, Diyarbakır Valisi Raşid Bey tarafından sürgüne gönderilen kafilenin içinde yer alanlardandı.

Naum, 1899’da Kiryakos Hıdırşah’ın kızı Lusi ile evlenir. Bu evlilikten iki oğlu ve üç kızı dünyaya gelir. Bi­rinci oğlu 1904’te, ikincisi 1906 yılında hayata gözlerini yumarken, üç kızından birisi 1912’de ölür. Diğer iki kızından büyüğü Bişar Boyacı ile küçüğü ise Lüftü İstanbullu ile evlenir. Her iki kızı da Amerika’ya yerleşmişlerdir.

1904 yılında Diyarbakır’da üçüncü defa öğretmenliğe başlar. Bir yandan okulun düzeniyle ilgilenirken, bir yandan da rahip İlyas Şakir’in risalelerini yazıyordu. —Diyarbakır’a 1908 yılında metropolit olarak atanan İlyas Şakir 1917 yılında patrik olur-.

Naum, 1905 yılında arkadaşlarını ve Deyrülzafaran Manas-tırı’nı ziyaret etmek üzere Mardin’e gider. Bu ma­nastır, uzun yıllar Süryani Patrikliğine ev sahipliği yapmıştır. Bu manastırda bulunan bir çok el yazması kitabı inceleme imkânı bulur. Padişahın tahta geçiş törenleri sonrasında Mardin’de bulunan Naum Faik, hü­kümet konağında yapılan törende bir konuşma yapar.

1908 yılında Osmanlı Devleti’nin yayımlamış olduğu Isla­hat Fermanı, diğer gayri Müslim tebaada olduğu gibi, Süryanilerde de bir uyanış meydana getirir. Bu değişiklik Naum’un hayatına da yansır. Çünkü o, niyet ve düşüncelerini istibdat yönetimi ne­deniyle tam olarak ortaya koymamıştı. Bu kanunun sağlamış olduğu yenilikler, onu bir kenarda durmaktan vazgeçirip, müca­dele alanına çıkmasının sorumluluğunu yüklemişti. Naum, inti­bah (uyanış) derneğinin hedef ve politikaları doğrultusunda çalışmaya başlar. Kendisi bu derneğin ya­yım işlerini düzenleyip, bültenlerini de yazmıştır. Bir yıl sonra “Şark Yıldızı” adlı Süryanice dergiyi, Diyarba­kır’da yayınlamaya başlar. Bu uğra-şılar arasında okuldaki görevine de devam ediyordu. Konferans ve toplantılar düzenleyip, yeni okulların açılmasını, matbaaların kurulmasını, mevcut cemiyetlerin ve derneklerin birleştiril-mesine yönelik çalışmalar yapar. Naum, aynı zamanda Şem-maslık rütbesiyle Diyarbakır Meryem Ana Kilisesi’ndeki görevini de ifa ediyordu. Diyarbakır’daki metropolitlik yayınevi ile cemaat meclisinin yazılarını yayınlıyordu. Topluluğu ile sıkı bir irtibatı vardı. Bu ça­lışma temposu ile bu süreçte önemli işler yapar.

Naum Faik, 1904-1912 yılları arasında Diyarbakır’da öğretmenlik yaparken, 1912’den sonra Amerika’ya gitmek is­ter. Çünkü orasının özgürlükler ülkesi olduğunu biliyordu. Ame­rika’da bulunan arkadaşlarıyla istişarelerde bulunur. Gelen cevaplar, onu bu göç konusunda teşvik ediyordu. Nihayet o, Amerika’ya gitmek üzere Diyarba­kır’dan 22 Eylül 1912’de ha­reket ederek Beyrut’a gider. Diyarbakır’a veda ederken, onun için şu mısralar söylendi: “O, kendi topluluğundan göç etmek üzereyken, bunu engellemek isteyeceklerdi. Ancak o gitmezse halkı elden gidecekti.” 5 Aralık 1912’de Beyrut’tan ailesi ile birlikte yola çıkar, salimen Kolomb’un ülkesine (Amerika Bir­leşik Devletleri) ulaşır. Onu göç etmeye zorlayan sebep, İtalya ve Osmanlı Devleti arasındaki Trablus garp Savaşları nede­niyle, Hıristiyanlara karşı yapılan protestolar olmuştur.

1911’deki Trablus garp Savaşı sırasında, buralarda yaşayan Hıristiyan azınlığı bir korkuya itmiş. Bunun sonucunda da Hıristiyanlar kafileler halinde göç etmeye başlamışlardır.

Naum, Amerika’ya göç ettiğinde 44 yaşındaydı. Şöhreti, kendisinden önce Amerika’ya gitmişti. Onun makaleleri, Sür­yanice yayınlanan “İntibah” gazetesinde yayınlanırken, Diyar­bakır’da iken çıkardığı “Şark Yıldızı” gazetesi de Amerika’ya gönderiliyordu. Amerika’da kendisini daha önce yazılarıyla tanımış olanlar onun etrafında toplanmaya başlar. Naum, bu yenidünyada, sa­nayi ve ticaretle uğraşmak ister, ancak başarılı olamaz. Çünkü o, edebiyattan kopamıyordu. Süryanice bir ga­zete yayınlamaya çalışmalarına girişir. Amerika’da bulunan Süryanileri bir araya getirmek istiyordu. Amerika’da yaşayan Süryaniler ile anavatanda yaşayan Süryaniler arasında bir köprü kurmak istiyordu. Bu amaçla “Bethnahrin” adlı gazeteyi Sürya­nice, Arapça ve Türkçe dillerinde olmak üzere, ilk sayısını 1916’da çıkarır. Bu ga­zete, 6 yıl kesintisiz olarak yayın hayatı-na devam eder. 1921’de yayınına ara verir.

Naum Faik, Keldani Asurîlerinin kurmuş oldukları “Vatan Derneği”nin yayınlamış olduğu İttihad Gazetesi’ni baş­kan olarak yönetmeye başlar. Bu görevini, gazetenin kapanışına ka­dar devam ettirir. İttihad Gazetesi kapandığında, tekrar Bethnaharin Gazetesi’ni çıkarmaya başlar. Bu durum 1930 yılında ölümüne kadar devam eder.

Bir taraftan gazete çıkarırken, bir taraftan da faydalı kitaplar yayınlayıp, Amerika’daki Süryani gençlerine, Süryaniceyi öğretiyordu. Ömrünün son demlerinde, Ömer Hayyam’ın Rubailer’ini, Süryaniceye tercüme ediyordu. Sür­yani ulusçuluğunun gençler arasında gelişmesi konusunda onlara yardımcı oluyordu. Süryani derneklerini faaliyetlerde bulunmaları için cesaretlendiriyordu. I. Dünya Savaşı sırasında, cemaatine yönelik olarak önemli hizmetlerde bulunur. Cemaat içinde ve dışında yaşanan zorluklarda, kalemiyle kendilerine yardımcı olmaya çalışmıştır.

1927’de eşi Lusi vefat eder. Bu durum onu derinden sarsar. Çalışmalarında ona sürekli destek olan eşini kaybetmesi onu adeta yıpratır. 1930 yılının Şubat ayının başlarında zatürree teşhisiyle hastalanır. Doktorların tüm çabalarına rağmen 5 Şu­bat 1930 Çarşamba günü hayata gözlerini yumar. Büyük bir törenle toprağa verilir.

Eserleri

Çok yönlü bir yazar olan Naum Faik’in, başta Sürya­nice olmak üzere Türkçe, Ermenice, Farsça ve Fransızca dillerine hâkim olmasının avantajıyla kaleme aldığı eserleri, geniş bir yel­paze arz eder. Özellikle, Süryanice sözlük ve gramer yapısı üzerindeki çalışmaları önemlidir. Süryanice ilk okuma-yazma kılavuzları, matematik, coğrafya, tarih, biyografiler, gezi ve anıları, karşılaştırmalı sözlükler, ter­cüme ve tefsirler, hitap ve vaazlarını konu edinen otuza ya­kın eser vücuda getirmiştir. Şiir çalışmalarında kullandığı dil Osmanlıcadır. Tercüme konusunda oldukça önemli çalışmalar yapmıştır. Bu konuda, Ahmet el-Safir el-Necefi’nin Farsça’dan tercüme ettiği, Ömer Hayyam’ın rubailerini, kendisinin Farsça’dan Süryanice’ye tercüme ettiği rubailer ile karşılaştırmaya kalkışacak kadar iddialıdır. Eserlerinden bazıları şunlardır:

Mezopotamya’da Konuşulan Arapça Halk Dilindeki Süryanice Kelimeler

Türk Dilinde Süryanice Kelimeler

Ermenice ve Kürtçede Süryanice Kelimeler

Farsça ve İngilizcede Süryanice Kelimeler

Süryanice Dilinde Yunanca Kelimeler

Arapça – Süryanice Lügat

Kitab-ı Mukaddes’te Geçen Kelimeler Kamusu

Mezopotamya Tarihi

Süryanice Okuma Kitabı

Süryanice Muhtasar Hesap Kitabı

Süryanice Muhtasar Coğrafya Kitabı

Amerika’ya Hicret Eden Süryaniler Tarihi

Abu’l Faraç’ın Gül Kasidesi’nin Türkçe Tercümesi

Arap Dili ve Grameri Üzerine Mülahazalar

Diyarbakır Şehrinde Arapça Konuşan Halk Dilinde Argo

Nusaybin ve Urfa’daki Süryanilere Ait Eski Mektepler Tarihi

Ömer Hayyam’ın Rubaiyatının Süryaniceye Tercümesi

Konuşmalar – Hitabeler – Vaazlar

Hazineler (Süryanice İlahiler)

Türkçe Süryanice Takvim