SÜRYANİ KAYNAKLARINDA DİYARBAKIR
351 (Yunan takvimine göre 662) yılında, Bizans İmparatoru Büyük Konstantin, oğlu Kostos Dimitriyoas’a Omid (Diyarbakır) kentinde bir kale yapılması için emir verdi. Bu kale, Hısn-Dimitriyos diye adlandırılmış, ancak, Heysem Kalesi olarak ün salmıştır. Kalenin yapılış gayesi, kuzeydeki Arap bölgelerini ve Roma ülkesini İran işgaline karşı korumaktı. Ancak, uzun bir zaman sonra İranlılar, süratle bölgeye girdiler ve Tur Abdin’in bütün kalelerini yerle bir ettiler. Geriye sadece bu Hısn-Dimitriyos (Diyarbakır) Kalesi kaldı. Diğer kaleler ise, harabeye dönmüştü.
Salıh (Barıştepe) Manastırı’nda münzevi bulunan Mar Yakup’un öyküsünün yazarı şunlardan bahsetmiştir: Büyük Konstantin’in oğlu Kral Kostos, Omid kentini severdi. Çünkü burayı onaran ve güzelleştiren, diğer kentlerden üstün tutan da o olmuştur. Ris-Cayno’dan (Re’su’layn) Nusaybin’e ve Silvan’dan Arzun’a kadar olan bütün kentleri Omid’e bağlamıştı. Adları geçen bu kentler arasında kalan bölge, Fars ülkesine komşu olduğundan, İranlı çeteler buraya saldırıyor, yağmalıyor ve halkı öldürüyorlardı. Kral Kostos, Tur Abdin’e iki büyük ve sağlam kale yaptırdı ki, sıkıntılı günlerde ve İranlı silahlı grupların saldırıları sırasında buralarda yaşayan halk için sığınak olsun. Kostos, kalelerin birini Arap sınırı üzerinde, Tur Abdin yanında kurdu. Bu, Haysem Kalesi’dir. Burayı, bütün bölgenin koruması için üs yapmıştır.
Mar Mattai’nin (Zukanin Manastırı rahibi, m.s. 359) ilk yılları hakkında bütün bilgimiz, onun bir Hıristiyan olduğu ve Diyarbakır (Amid)’da yahut ona bitişik sayılacak bir köyde yaşadığından ibarettir. Mar Mattai, mürted Julian’ın Batı Asya’da harp ettiği sırada, kilise hizmetine girmiş ve dünyayı terk ederek Diyarbakır (Amid)’a yakın olan bu manastırda yaşamıştır. Julian, bir ferman ile halka eskisi gibi putperestlik devrinin ilahlarına tapınmayı emretmişti. Bu yüzden birçok Hıristiyan, dinlerini bırakarak Mesih’i inkar etmişlerdi. Kendilerini ve ailelerini yok olmaktan, zindanlara atılmaktan, işkence altında ölmekten korumak için ilahlara adaklar sunmuşlardır. Fakat Amid’in etrafındaki manastırlarda ve dini müesseselerde yaşayan rahiplerle zahitlerin çoğu, hükümdar Julian’ın iradesine karşı gelmekle beraber, halkın da hükümdara karşı tepki göstermesine yardım etmişlerdir. Bu kararların verildiği yer, Zukanin Manastırı’dır.
İranlılar, ordularını toplayarak Roma ülkelerine karşı harekete geçmişler ve İlk Teşrin (Ekim) ayında Diyarbakır (Amid)’a karşı şiddetli bir hücumda bulunmuşlardır. Kışın araya girmesi yüzünden, İranlılar birçok sıkıntıya maruz kalmışlardır. Çünkü elbiseleri paçavralara dönmüş, yayların kirişleri havanın rutubeti yüzünden kırılmıştı. İranlıların mancınıkları, surları yıkamıyordu. Çünkü şehrin içinde bulunanlar, surun tahtadan yapılma kısımlarının etrafına zincir geçirmişlerdi ve bu yüzden mancınıkların tesiri görülmüyordu. Bundan başka, şehrin etrafındaki hendeğin üzerine geceleyin kalaslar yerleştirerek bunların üzerine toprak koymuşlar ve İranlıların hendeği görmemelerini temin etmişlerdi. 500 kadar İranlı, silahları ile gelerek surun üzerine tırmanmak için tahtadan merdivenler kurmuşlardır. Bu mancınığı, ileri götürmek için bir yol yapmışlardı. Bunun üzerine, şehrin içinde bulunanlar reçine ile karışık kirli bir mayii, mancınığın üzerine doğru döktüler ve birtakım siperler kazdılar. Mancınığın üzerinde durduğu kalasların altına gizlice yakmışlar. Bir süre sonra, İranlılar siperleri geçememişler ve alttan yakılan ateşler de ortalığı tutuşturmuştur. Bu yüzden mancınık yanmış ve İranlılar yanarak ölmüşlerdir.
M.s. 484’te, Kartmin (Mar Gabriel) Manastırı’nda, Mar Yuhanun Sa’oro, Omid/Amid (Diyarbakır) Başpiskoposluğu’na getirilmiştir. Orada Arb’in Suhde (Kırk Şehitler) adıyla büyük bir yapıt inşa etmiş, sonra, Dicle Nehri üzerinde kente paralel bir köprü yapmıştır.
Bizans İmparatoru’nun, Sasani Hükümdarı Kavad’ın (Ku-bad) para yardımında bulunma teklifini reddedişi, aralarını açmış, Kavad büyük bir ordu ile Bizans ülkesine saldırmıştır. Kuzeyden Mezopotamya’ya inen Kavad, 502 tarihinde Diyarbakır’ı kuşatmış ve uzun çabalar sonunda 504’te şehri almıştır. Bizans İmparatoru, 504 yılı kışının sonlarına doğru, Fiskayası denen yerde büyük bir mağara açmıştır. Patricus, Amid surlarının altında kazdırdığı mağaraya girince bu mağarayı direklerle destekleyerek ateşe vermiş, sonradan bu mağarayı kazmaya devam ettirerek şehre bu yoldan girmeyi düşünmüştür.
Bizans idaresinde iken, mamur ve müreffeh bir hayat içinde bulunan Diyarbakır, Kavad tarafından alınmasından sonra, bir harabeye çevirilmiş bulunuyordu. Şehirdeki mükemmel hamamlar, Kavad’ın hayranlığını çekmiş, bunların faydalarını görünce, hemen İran sınırları içinde de bu şekilde hamamlar yapılmasını emretmiştir.
İmparator ile Patrik, Amid Kilisesi’ne bağışlarda bulunmuşlar ve yoksullara dağıtılmak üzere epeyce para vermişlerdir. Bu yüzden, başka yerlerde başıboş dolaşan insanlar oraya toplanmış-lardır. Bunlar cesetleri her gün Amid dışına taşıyarak belli bir miktar para alıyorlardı. İmparatorun nazırı Urbikius, Amid’e gelerek ahalisine biner dinar para dağıtmış ve böylece, Diyar-bakır şehri yeniden şenlenmeye başlamıştır. Surların, uzun süren savaşlarda yıkılan veya zedelenen bölümleri onarılmış, yeni baştan tahkim edilmiştir. Ayrıca, imparatordan gelen bir fermanla, Amid bölgesi için vergilerin hepsi bağışlanmıştır.
Yunani 1374 yılında (m.1063) Romalıların bir ordusu, hareket ederek günlerce Amid şehrinin önünde vaziyet almışlardı. Türklerle Arapların orduları, Romalılara karşı birleşmişler, iki taraftan birçok zayiat olduktan sonra Romalılar şehri bırakıp gitmişlerdir.
Sultan Alparslan, Yunani 1382 yılında (m.1071) Amid’e gelmiş ve Amid’in surlarına yaklaştığı zaman, elini duvarlara sürerek yüzüne götürmüş, böylece duvarların kuvvetinden bere-ketlenmek ister gibi hareket etmiştir.
1167 yılında Kara Aslan, Amid’e karşı hareket etmiş ve iki kuleyi ele geçirmişti. Fakat kalenin içinde bulunanlar, üstünlük göstererek kuleye girenleri öldürmüşler ve Kara Aslan yenilgiye uğrayıp, keder ve ıstırap içinde memleketine dönmüştür.
Miladi 1183 yılının Mayıs sonunda Selahaddin, şiddetli bir muharebeden sonra Amid’i zaptetmiştir. Bu sırada Amid’in emiri, Nisan Rişana’dır. Bu emir, şehri muhasara edenlere karşı cesaretle harp etmiş, ancak, şehir halkı ondan yüz çevirmesiyle Sultan Selahaddin’in adamlarından bir kısmı, Amid’in iki suru arasına sıkışmış ve Amidliler bunların hepsini öldürmüşlerdir. Bunun üzerine Sultan Selahaddin, şehrin Emirine şiddetli tehditler yazarak ağır antlar içmiştir. Nisanoğlu, bu vaziyet karşısında korkmuş, kendi hayatı, ailesinin selameti ve mallarının emniyeti namına söz aldıktan sonra, sultanın müsaadesi ile üç gün içinde sarayının içinde ne varsa hepsini çıkarmış ve böylece şehri terk etmiştir. Belirtildiğine göre, kendisi bu üç gün içinde servetinin ancak, onda birini taşıyabilmişti. Çünkü onun Amid içinde topladığı servet, çok büyüktü. Selahaddin, Amid’i aldıktan sonra onun içindeki her şeyi Kara Aslan oğlu Nureddin’e vermiştir. Anlatıldığına göre kulelerin birinde yüz bin mum ve kütüphanede bir milyon kırk bin cilt kitap bulunmuştu. Selahaddin, Amid’den yalnız bu kitapları almış ve bunları veziri olan Kadı El-Fadıl’a vermiştir.
1294 yılında Timur Han (Timurleng), bölgeye doğru hızla ilerleyerek bütün Doğu topraklarını yerle bir etmiştir. Musul, Mardin, Hasankeyf ve Omid’i (Diyarbakır) kontrolü altına alırken, sadece Heysem Kalesi ona karşı büyük direnç göstermiştir. Burayı büyük kalaslarla kuşatmış, ancak sonunda amacına ulaşamadan geri dönmüştür. 1813 yılında, Omid ve çevresindeki köylerde büyük bir veba (habo) salgını görülmüştür.
Patrik II. Abdulmesih, 20 Ekim 1895’te Omid’e vardığında, yaşanan kötü olaylardan dolayı; Süryaniler, Keldaniler ve Rumlar korkuya kapılmışlar ve bundan dolayı Patrik, Sultan II. Abdulhamid’e bir telgraf göndermiştir. Ondan, Süryanilerin korunması konusunda bir ferman elde eder. Patrik, Süryani kilisesi ve topluluğunun sığınacağı bir makam haline gelir. Meryem Ana Mabedi, herkes için adeta bir Nuh’un Gemisi’ne dönüşmüştü.
Patrik, halka sabır telkin ederek onlara moral vermiştir. Omid valisi; Mardin, Midyat ve Cizre yöneticilerine telgraf göndererek, Süryanilere eziyet etmemelerini emretmiştir.
Murat Fuat Çıkkı’nın 1936 tarihli “Naum Faik adlı çalışmasında, Faik, Diyarbakır ile ilgili olarak şu bilgileri verir.
“Diyarbakır’ın bulunduğu coğrafyaya Araplar “El-Cezire”, Yunanlılar “Mezopotamya” (Beynelnehreyn) derler. Dicle Nehri’nin kenarında, avına saldırmak üzere olan bir aslana benzer bir görünüşü vardır. Diyarbakır ile ilgili bilgileri Süryani Tarihinde bulmak mümkündür. Buraya eski zamanlarda “Amed” denirdi. Etrafı sağlam surlarla çevrilidir. Burada Aramiler de yaşamaktadır. Burası, iki nehir arasında bulunan şehirlerin gelinidir. O, kralların başındaki taçlarda bulunan inci gibidir.
Yakut El-Hamevi “Mü’cemü’l-Buldan” adlı eserinde şöyle der: “Diyarbakır geniş bir şehirdir. Bekir bin Vail’in egemenliğinde kaldığı için onun adıyla anılır. Şehrin batısında, Nusaybin’e kadar uzanan Dicle Nehri yer alır. Hasankeyf, Meyafarkin buraya bağlıdır. Dicle Nehri, Siirt-Hizan ile Diyarbakır arasından geçer. Buralarda bulunan yerler Diyarbakır’a bağlıdır. Diyarbakır’ın sınırı ovayı geçmezdi. Diyarbakır eyaletinin en büyük şehri Amid’dir. Amid şehri meşhur ve kadri yücedir. Etrafında, kara taşlardan yapılmış surlar bulunur. Dicle Nehri bir hilal gibi Diyarbakır’a sarmıştır. “Dairel Maarif” adlı kitapta, “Diyarbakır şehri Osmanlı Devleti’nin (Türkiye’nin) en büyük şehirlerinden biridir. Diyarbekir’in arazileri Dicle ile Fırat Nehri arasında yer almaktadır. Buraya El-Cezire veya Beynelnehreyn denir. Bu vilayette yaşayanların bir kısmı eski Asuri, Keldanidir. Diyarbekir şehri, Diyarbekir eyaletinin merkezidir. Ona Amid’ül Kadim de derler. Türkler buraya Kara Amid adını vermişlerdir”. Yakuti ve Bostani’nin Diyarbakır hakkındaki anlatımları bunlardır. Diğer tarihçilerin tespitlerini de ileride belirteceğiz.
Şehir, Dicle Nehri’nin Batısında yer almaktadır. Nüfusu yüz bindir. Burası günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vilayetidir. Burada yerleşmiş olan Arap kabilelerinden, Bekr kabile-sinin adına izafeten, “Diyar-ı Bekr” olarak isimlendirilmiştir. Bundan önce de “Amed” olarak isimlendirilmiştir. Türkler buraya “Kara Amid” adını vermişlerdir. Bunun nedeni, şehrin siyah renk taşlarla yapılma surlarla çevrili olmasıdır. Roma dönemin-de “Konstansiye” diye isimlendirilmiştir. 349 yılında şehri ve surlarını inşa eden kral Konstans’ın adıyla anılmıştır. Bazı kaynaklar, şehrin surlarının 357’de yapıldığını belirtmektedirler. Burası önemli bir ticaret merkezi, birçok eski kilise ve geniş camileri, hamamları, güzel çarşıları ve meşhur sanatkârlarıyla ünlüdür.
Diyarbekir şehri, kara taşlarla yapılma iki surla çevriliydi. Birinci surlar zamanla yıkılmış, ikinci surlar ise günümüze kadar sağlam kalmıştır. Bu surların üzerinde burçlar ve kaleler bulunmaktadır. Surların üzerinde, taşlara yazılı güneş resimleri çizilmiş, Latin harfleri ile yazıtlar bulunmaktadır. Bunları görenler, buraların Roma, Pers ve Arapların egemenliklerinde kaldığını anlar. Bu surlara, kültürler kendilerinden izler bırakmıştır. Krallar ve zalimlerin mezarlarının bulunmuş olması, devletlerin gelip geçmesi, gücün ve kudretin el değiştirmesinin delillerini, surlarda görmek mümkündür. Ruhların ve bedenlerin alınıp satıldığı pazarlar olan savaşlar, bu surların dibinde eksik olmamıştır.
Diyarbakır’ı çevreleyen surun uzunluğu, her taraftan ölçülünce 8 km dir. Bu surda 4 kapı bulunmaktadır. Rum, Harput, Yeni ve Mardin kapılarıdır. Şehrin içinde büyük bir iç kale ve bu kalenin içinde iki tane Roma Mabedi bulunur. Bunlardan birisi camiye, diğeri depoya dönüştürülmüştür. Bu yapıyı yapanlar Eşkanilerdir. Araştırmacılar, surun harabelerinde, bunlara ait çivi yazılarına rastlamışlardır. Daha önce Asuriler, sonradan Sasaniler hüküm sürmüşlerdir. İran ve Romalılar, Diyarbakır’ı ele geçirmek için yıllarca uğraştılar. 230’da Roma hâkimiyetine geçer. Şehrin surlarını Bizans Rum kralı II. Konstantin yaptırır. Burayı Fars kralı II. Şapur büyük bir kuşatma ile ele geçirir. Tekrar Rumların eline geçer. Levon Kayser’in krallığının X. yılında (457 474) İranlılar tekrar şehri alır ve harabeye çevirirler. Rumlar tekrar şehri geri alır. Rumların hükmü fazla sürmeden imparator 1. Anastasyos (491-518) zamanında, İranlılar üçüncü kez buraları istila eder. 502 yılında Kral Kabz kenti ele geçirir.
Rumlar şehri tekrar geri alır. İmparator Konstantinus zamanında surlar tamamlanır. 639 yılında Araplar, Ömer bin Hattab’ın halifeliği zamanında İyaz bin Ganem, El-Cezire bölgesinde bulunan şehri kuşatır. Kuşatmanın uzun sürmesinden dolayı, Şam yöresini fetheden Halid bin Velid, kendisine yardıma gelir. Şehrin ele geçirilmesi sırasında Halid bin Velid’in oğlu Süleyman şehit düşer. Onu, iç kalenin içinde bulunan eski bir mabede defnederler.
Abbasiler döneminde şehre hâkim olan Büveyhoğulları döneminde, etnik kargaşalıklar yaşanır. Hamdanoğulları döneminde başkent olan Diyarbakır, 990 yılında Mervanoğulları’nın eline geçerek, devletinin merkezi olur. Sonra Artuklular’a başkent olur. Karakoyunlular ve Ak koyunlular şehre hâkim olurlar. Şah İsmail döneminde İranlılar şehri istila eder. 1515 yılında Şah İsmail’i yenen Yavuz Sultan Selim şehri ele geçirir. Diyarbakır’da yetişmiş birçok Müslüman âlim vardır. Bunların en meşhurları: Ebul Kasım Hasan bin Bişr-i El Amidi (ö.980), Ebül Mekarim Muhammed bin Hüseyin El Amidi, şair el Bağdadi (ö.1157), Ebul Fedail Ali bin Ebul Muzaffer bin Cafer eş şaifii şair (ö.1211), Seyfeddin Ebul Hasan Ali el Taglibi Amidi (ö.1233)’dir.
Diyarbakır 1034 yılından itibaren, Antakya Süryani Patrikliğinin merkezi olmuştur. İlk patrik olarak 4.Dionsiyos bulunmuştur. Diyarbakır’da Süryanilerle birlikte, Keldani Patrikleri de üç nesil boyunca ikamet etmişlerdir. Keldanilere ait yüz kadar metropolit bu şehirde görev ifa etmişlerdir.
İlk Süryani metropoliti I. İznik Konsülü’nde de bulunan Mor Şem’un, son metropolit ise 1938’de ölen Abdulnur Efendi’dir. Bu tarihten sonra, Metropolitlik makamı Diyarbakır’dan Mardin’e taşınmıştır. Tarihçi Mihail ve Aberi, Diyarbakır’da metropolitlik yapanların listesini eksik de olsa vermişlerdir.
Diyarbakır’la ilgili olarak, Süryani tarih kitaplarında oldukça fazla bilgilere ulaşmak mümkündür. Süryaniler, bu şehri “mübarek” olarak övmüşlerdir. Çünkü bu şehirde birçok âlim ve azizin mezarları bulunmaktadır. Onun adına Musul yakınlarındaki Elfef Dağında manastır inşa edilen Mor Mattai Diyarbakırlıdır. Bundan da öte, bu şehirde meşhur rahipler ve azizler gömülüdür. Büyük öğretmen Suruçlu Mor Yakup (ö.522), büyük metropolit Mor Diyonsiyos İbül Saliba (ö.1171) gibi. Birçok ilim ve din adamı, hayırseverler de Diyarbakır’da yetişmişlerdir. İshakuni ailesi de bu şehirde yerleşmiş seçkin ailelerdendir. Antakya Metropolitliği görevinde bulunan VII. Ananasyos (Ebul Faraç lakabı ile bilinir.) Diyarbakırlı Kemda ailesine mensuptur (ö.1128). Garip oğlu II. İbrahim (patrik...) (ö.1312), Kamşef oğlu II.Yeşu (1662) vb.
Diyarbakır’da pek çok şair ve edebiyatçı yetişmiştir. Bunlardan; Amidli Rahip Abdulnur (ö.1755), Amid Kıtırbıllı Yakup Hori “Zehretül Maarif” adlı eserin yazarıdır. Bu kitap Süryani dili ile ilgilidir(ö.1781).
Bu şehrin, eskiden beri hem dili, hem adetleri ve hem de yaşayanları Süryanilerdir. Bazı tarihçi ve yazarlar -ki buna Naum Faik de dahildir- Amid sözcüğünün Süryanice bir kelime olduğunda birleşmişlerdir. Bunun anlamı “kurtulmuştur.” Umulur ki, bu ismi verenler, bu şehrin her türlü tehlikelerden kurtulmuş olması için bu adı vermişler.
Tarihçilerden biri, İran kralı Kubat, Diyarbakır’ı 502 yılında istila ederken, şehirde yaşayan seksen bin Süryani’yi katlettiğini belirtir.
Diyarbakır yakınlarında bulunan ve Kırklar Dağı olarak bilinen mevkide bir kilise mevcuttu. Çok zengin olan bu kilisenin altın ve gümüş kapları ile ziynet eşyaları talan edilmiştir. Diyarbakır Süryani topluluğunun başına gelen en büyük bela bu olaydır. Bu kilise de 1746 yılında 20’den fazla ruhani görev yapmaktaydı.
Diyarbakır’da bulunan Büyük Meryem Ana Kilisesi, Bizans kralı Heraklius tarafından 610-641 yılları arasında yaptırılmıştır. Bu kilise, çok büyük ve geniş bir alana sahipti, öyle ki, surlarla bitişik haldeydi. Şehirde bulunan Ulu Cami de, aslında İran mimarisiyle yapılmış bir kiliseden çevrilmedir.”