SÜRYANİ KİLİSESİNİN OLUŞUMU

İsa’nın ölümünden sonra geride kalan 12 Havari, Yakub’un başkanlığında örgütlenerek düzenli bir cemaat haline gelmişlerdi. Cemaatin sık sık bir araya gelerek ye­mek yemesi ve eski hatıraları anması sonucunda, ilk kilise kendiliğinden doğmuş olur.

Yakub’un saygınlığı ve cemaatin sistemli bir şekilde örgütlenerek bir güç haline getirilmesi, Havarilerde İsa’nın hatırasını uygulamak düşüncesini doğurdu. Kısa bir süre sonra Yahudi-Hıristiyanlar, Filistin’in her yanına dağılmışlar ve yo­ğun olarak tebliğe başlamışlardır. Kudüs Kilisesi’nin başkanı Yakub, bölgede, Yahudilerin olduğu her yere, başında Havarilerin bulunduğu misyoner grupları göndermeye başladı. Bu misyon çalışmaları, kısa zamanda meyvelerini vermeye başlamış, cemaate yeni inananların girmesine vesile olmuştu.
Geleneksel kilise söylentilerine göre, Petrus An­takya’dan ayrılırken, Pavlos’un da yardımıyla, putpe­rest kökenlilere Efudyos, Yahudi asıllı Hıristiyanlara ise İgnatius Nurani başkan olarak atanmışlardı. Efudyos’un, 68 yılında İm­parator Neron döneminde öldürülmesinden sonra, cemaatin bütün yönetimini İgnatius Nurani eline alır. Antakya kilisesinin bağımsız bir piskoposluk çehresine bürünmesi, bu döneme rastlar. Kudüs’ün 70 yılında Titus tarafından yıkılması, cemaatin Doğu Ürdün’de bulunan Pella’ya göç etmesi ve Roma’nın baskıları yüzünden misyon çalışmalarına ara vermesinden sonra Antakya, Hıristiyan dünyasının önemli bir merkezi durumuna gelmiştir.
An­takya kürsüsünün sahip olduğu konum, ilk zamanlarda ırk ve kültür ayrımına dayanmadan, politik destekten uzak bir yapılanma ile misyon faaliyetlerini yürütmeye çalışmıştır. Roma İmpara-torluğu’nun hakim olduğu coğrafyada oluşturulan üç misyon merkezi (Antakya-Roma-İskenderiye) kendilerine yakın yer-leşim yerlerinde çalışmalarına büyük bir hız vermişlerdi. Bu çalışmalar putperest Roma İmparatorluğu’nun hışmına uğra-makta geç kalmaz. İmparatorlar, Hıristiyanlığı kendi gelecek-lerini tehlikeye düşüreceği gerekçesiyle, yeni inancın yayılmasını sert uygulamalar ile engellemeye çalışmışlardır. Özellikle, Antakya Süryani Kilisesi üzerinde yoğunlaştırılan baskı ve zulümler, İmparator Trajan (98-117), Markus Orelyus (161-180), Septimus Severus (193-211), Diocletian (284-305) döne-mlerinde korkunç boyutlara ulaşmıştı.
Antakya Süryani kilisesinin özerk bir kilise haline gelmesine kadar uzanan bu konsüller zincirinin ayrıntılarına girmek, konu-muzun sınırlarını aşacak devasa boyutlardadır. Bu konsüllerin sonuçları itibariyle, An­takya Süryani Ortodoks kilisesinin oluşumundaki etkilerin şu şekilde özetlenebilir: 431 yılındaki I. Efes Konsülü’ne kadar, İsa’nın doğası üzerinde şiddetlenen tartışmalar, An­takya Kilisesi bünyesinde parçalanmalara yol açmış ve sonunda, 451 yılında Kadıköy Konsülü’nde alınan kararlar neticesinde bu kilise, Bizans Kilisesi’nden ayrılmıştır. İsa’da tek doğa olduğunu kabul edenlere monofizit (tek ta­biat), iki doğa olduğunu kabul edenlere diofizit (çift ta­biat) denilmiştir. Devletin ülkede dini birliği sağlamak için başvurduğu şiddet sonucunda da monofizit (tek tabiat) düşüncenin yandaşları arasında güçlenen ulusçuluk duygusu, Antakya Süryani Ortodoks kilisesinin doğmasına ne­den olmuştur. Hıristiyanlık dünyasında V. Yüzyılın başlarında hızlanan mezhep parçalanmalarının adından özellikle el-Cezire ve diğer bölgelerde monofizitizm/Yakubilik yaygınlık kazanmaya başlar.