SÜRYANİLERİN MÜSLÜMANLARA ETKİLERİ
İslamiyet’ten önce, Doğu Hıristiyan dünyasında belli başlı ilim merkezleri İskenderiye, Urfa, Nisibin, Cundısapur, Kınnesrin ve Antakya gibi şehirlerdir. Bu merkezlerde, en önemli ilim dalları olan felsefe, tıp, matematik ve astronomi ile uğraşılıyordu. Bilimsel sorgulama yöntemi, yani, fenomenlerin akıl yoluyla ve diyalektik yöntemle savunulabilir ilkelerle araştırılması veya açıklanması, vahiy yoluyla gelen tek Tanrıcı dinlerle değişik vesilelerle temas etmiştir. Bazı durumlarda tek Tanrıcılar, M.Ö. ikinci ve birinci yüzyılda diaspora Yahudilerinin ve iki-üç yüzyıl sonra Hıristiyanların yaptığı gibi, Antik Yunanca öğrendiler. Böylece, dar anlamda sadece dil açısından bakıldığında Helenleştiler. Bununla beraber başka yerlerde Helenizm’in kültürel varlığının tercüme edilmesi zorunluluğu doğdu. Müslümanların fetih hareketlerine başlamalarından önce, antik bilim ve felsefenin Asya’da yayılmasında en önemli rolü üstlenenler Aramiler olmuştur. Aramiler Doğudaki fikir hegemonyalığını Arap’lara kaptırdıkları zamana kadar Antik Yunan bilim ve felsefesinin etkisi altında kalmış, Süryani lehçesini bilim dili haline getirmeyi başarmışlardır. Yunan felsefesi M.S. 2. yüzyıl ortalarında Hıristiyan teolojisi aracılığıyla Süryaniler arasına girmeye başlamıştır. Pechito adı verilen (Kitab-ı Mukaddes yazılarının) levhaların İbraniceden Süryaniceye tercümeleri bu döneme rastlamaktadır. Bunun da kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan teolojik tartışmalar, konsillerin toplanmasıyla sonuçlanmıştır.
Bizans İmparatorluğu’nun girişimleri sonucunda toplanan konsüller neticesinde, tarafların biri diğerini en acımasız şekilde cezalandırma yöntemi olarak aforoz ve sürgünü kullanması ve bu cezanın nedense hep Doğulu Hıristiyanlara uygulanması sonucunda, imparatorluğun Doğu sınırı, din adamı ve aydınların sığınak noktası olmuştu. Bizans’ın rakibi olan Sasani İmparatorluğu, bu durumu kendi lehinde kullanmak amacıyla, aforoz ve sürgüne uğramış bu insanları oldukça ilgi ve hoşgörü ile karşılamıştı. Bu bölgedeki Hıristiyanlar, sahip oldukları Yunan bilim geleneğinin, buralardan Hindistan içlerine kadar gideceğinin ve İslamiyet’le karşılaşınca da yeni bir sentez oluşturacağının zeminini hazırlayacaklarının farkında bile değildiler.
İlk önce Antakya’da daha sonra da Nisibin’de felsefe ağırlıklı okullar kurulur. 6. asırda Sergius, Pavlus, Pera ve Ahudemmeh gibi Süryani bilginler, Yunan mantığına ait eserlerini tercüme ettiler. 7. asırda Süryaniler, Müslümanlarla temasa geçtiler. İslam’ın Mezopotamya’ya hâkim olmasından sonra da Süryanilerin tercüme ağırlıklı çalışmaları devam etmiştir. 8. yüzyıl sonlarında Müslüman aydınlar, özellikle de yeni başkent Bağdat’ta yaşayanlar, akılcı Helenizm’in en temel eserlerinden yararlanmaya başlamışlardı: Eflatun’un diyaloglarının özet ve uyarlamaları, Aristoteles’in neredeyse bütün eserlerinin, daha sonra yapılan çeşitli Grekçe yorumlarıyla birlikte çevirileri, Öklid geometrisi, Ptoleme’nin astronomi-coğrafyası ve simyası, Galen’in tıp alanındaki çalışmaları ve diğerleri. Bir kültürün sahip olduğu düşünsel mülkiyetin diğerinin oldukça farklı söylemine bu şekilde taşınması aslında büyük ölçekte teknoloji transferiydi. Bu aktarımın köprülerini inşa edenler ise kültür düzeyleri çok yüksek Iraklı Süryanilerdi. Bu insanların birçoğu Kadıköy Konsili sonrasında oluşan ekümenik inanç gruplarında yer almak istememiş ve sonunda Bizans Kilisesi “İmparatorluğuna” pek saygıları kalmamıştı. Aristoteles’in Antik Yunancası ve Müslümanların Arapçası arasında bir ara kademe oluşturan işte bu insanların dili, yani Süryaniceydi.
Yunan felsefesine ait eserlerin, Süryanca’ya tercüme edilmesi yaklaşık olarak 400 yıl boyunca devam etmiştir. İlk mütercim, olarak Antakyalı tabip ve rahip Probus’tur. Çalışması, Aristo’nun mantığa ait eserlerini ve Porphyry’nin İsagoci’sini şerh etmiştir. Bu alanda iyi tanınan simalardan birisi de Resu’aynlı Mezopotamyalı rahip ve tabip olan Sergius’tur. Kendisinin Yunanca eserleri Süryanca’ya ilk nakleden kişi olduğunun söylendiği, tıp ve felsefeye ait birçok kitabı bulunduğu kaydedilmektedir. Sergius, 70 yaşlarında İstanbul’da ölmüştür. Tercümeleri, yalnızca ilahiyat, ahlak, mistisizm sahalarıyla sınırlı kalmamış, tabii ilimler (fizik, tıp ve felsefe) de içine alan konularda da çalışmalar yapmıştır.
Urfalı Yakub (Jakob), 640–708 yılları civarında arasında yaşamıştır. Yunan ilahiyatına ait birçok eseri tercüme etmiş ve felsefeyle ilgilenmiştir. Sergius’un dışındaki mütercimlerin çalışmalarında, pagan görüşleriyle Hıristiyan düşüncelerin kimi zaman yer değiştirdikleri görülür. Mesela; Peter, Paul ve John, zaman zaman Sokrat, Eflatun ve Aristo’nun yerine geçirilmiş, kader ve ilahlar, yerlerini tek Allah’a bırakmış, âlem, sonsuzluk, günah ve benzeri fikirler Hıristiyan görüşüne uydurulmaya çalışılmıştır. Oysa sonraki devirlerde Araplar tercüme sahasında Süryanileri geride bırakmışlardır. Ancak, putperestliğe ait her şeyden, özenle uzak durarak, yeni bilgileri kendi bünyelerine uydurmaya çalışmışlardır.
İslamiyet’in Mezopotamya bölgesine hâkim olması ile Süryaniler, dinsel uygulamalarını daha serbest bir şekilde yerine getirme imkânına kavuşmuşlardır. Kilise ve manastırlarının korunmaya alınması, din adamlarının vergi (cizye) dışı bırakılması gibi olumlu şartlar, ilmi çalışmalar da için başarılı eserlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Hıristiyanlar genel olarak iyi eğitim görmüş olmalarından dolayı Abbasiler döneminde, Süryani bilginleri, saray içinde ve dışında altın çağlarını yaşamışlardır. Sarayın kilit mevkilerinde yer almışlardır. Halife Mansur devrinde (H.148), Süryani Buhtişu’nun torunu Gevercis; bilgisi, mahareti ve ahlakı ile sarayın dikkatini çekmiş ve halifenin özel doktoru olmaya layık görülmüştür.
Abbasi halifeleri, tıbbın gelişmesine büyük önem vermişlerdir. Tıp eğitimi veren kurumlar, hastaneler açarak, tabipleri teşvik ve himaye etmişlerdir. Doğuda Bağdat, Batıda ise Kurtuba iki önemli tıp merkeziydi. Halifeler, hastane kurma hususunda, Süryani tıp âlimlerinden her zaman için faydalanmışlardır. Tıp alanında Cundişapur’un Maristanı (Hastane) kurulduktan sonra, Süryaniler de bu kurumlarda kendilerini geliştirme imkânını bulmuşlardı. Gevercis, Atatos Emedi, Sam’an Tibüti, Eskaf, Batrik (Tiyuodüsyüs) gibi zamanının önde gelen tıp âlimleri, Abbasi devletinin hizmetinde bulunmuş Süryani tabiplerdendir. Yahya, Buhtişu ailesinin öğrencisi olup, Harun el Reşid’in Küçük Asya’da yaptığı birçok savaşta ele geçen Yunanca eserleri Arapçaya tercüme etmiştir. Yine Aday oğlu Yahya; Aristo, Caninos, Hipokrat ve Eflatun’un siyaset alanındaki yazılarını Süryaniceye, oradan da Arapçaya tercüme etmiştir. Dımşıklı (Şam) Yuhanna, Yunanca kültür eserlerini, Süryaniceye ve Arapçaya çevirmiştir. Yine Aday oğlu Yahya; Aristo’nun şiir kitabından ve Eflatun’un Nevamis kitabıyla, Timaos’un kitaplarını tercüme etmiştir. Hatta Teyafih Rehavi adındaki Süryani mütercim, İlyada ve Ovedise’yi Yunancandan Süryaniceye çevirmiştir. Bu sayede de Hellenizmin meyveleri Arap kültürüne aşılanma yollarını da bulmuş oluyordu. Abbasi devrinde, Süryani mütercimler, bu meziyetlerini babadan oğla devam ettirmişlerdir. Bunların başlıcaları:
- Buhtişu (Bahtyeşu) Ailesi: Corcis, Corcis oğlu Buhtişu, Cibril, Cibril bin Abdullah bin Buhtişu, Yuhanna bin Buhtişu...
- Hüneyn Ailesi: Hunin...
- Kista Bil El-bealbeki,
- Masercüye Ailesi
- Kerhi Ailesi
- Sabit Ailesi: Sabit bin Kurra, Sabit bin Sinan